Kuytu
AnasayfaBlogSayılarımızHakkımızdaİletişimSatın Al
Kuytu Dergisi
EDEBİYAT • SANAT • FİKİR

7. Sayı
Çıktı.

Kuytu Dergisi’nin 7. sayısı yayımlandı. Yeni sayımız raflarda sizlerle.

HEMEN OKU →
Kuytu Dergisi 7. sayı kapağı

6. Sayı
Çıktı.

Kuytu Dergisi’nin 6. sayısı raflarda.

HEMEN OKU →
Kuytu Dergisi 6. sayı kapağı

5. Sayı
Çıktı.

Kuytu Dergisi’nin 5. sayısı raflarda.

HEMEN OKU →
Kuytu Dergisi 5. sayı kapağı

Yazarlarımızdan

DENEME

ADALI’YA BİR BUKET KİRAZ ÇİÇEĞİ

Burgaz kokar, Sait kokar, aşk kokar. En çok da samimiyet kokar.

Minel Sude ÖztürkYazıyı Oku →
İNCELEME

YILLARIN DOSTLUĞU: İSMET ÖZEL VE ATAOL BEHRAMOĞLU

İki büyük şairin dostluğu, mektupları, ortak mücadeleleri ve zamanla ayrışan fikir dünyaları.

Leyli BehramYazıyı Oku →
DENEME

HAKİKAT GİZLİDİR

Dünyaya gelmek, saldırıya uğramaktır. Görünenin ardındaki hakikate ve insanın kendisiyle imtihanına dair bir deneme.

Oğuzhan AkcıYazıyı Oku →
DENEME

YOLA ÇIKMAK ÜZERİNE DİYALEKTİKLER

West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin! Gitmek, kalmak ve yolun insanı dönüştüren tarafı üzerine.

Leyli BehramYazıyı Oku →
PORTRE

BOL BUZLU BİR AŞKIN KADINI: TOMRİS UYAR

Tomris Uyar’ın edebiyatı, aşkları, dostlukları ve kendi sesini koruyan güçlü kadınlığı üzerine.

Minel Sude ÖztürkYazıyı Oku →
İNCELEME

FOTOĞRAFÇILIK TARİHİ ÜZERİNE BİRKAÇ KELAM

Fotoğrafın teknik serüveninden Osmanlı fotoğrafçılığına uzanan kısa bir tarih yolculuğu.

Kuytu Dergisi’nin 5. sayısından alınmıştır.
Murat ÇevikYazıyı Oku →
ÖYKÜ

YADİGÂR

Bir saat, bir yolculuk, kaybedilen ve hatırlanan şeyler… Hatıranın sessiz ağırlığına dair bir öykü.

Kuytu Dergisi’nin 5. sayısından alınmıştır.
Ayşe Tutku ÇetinYazıyı Oku →
DENEME

ŞİİRİN MAHİYETİ

Şiirin tarih, dil, cemiyet ve insan ruhuyla kurduğu derin ilişkinin mahiyetine dair klasik bir metin.

Ahmet Hamdi TanpınarYazıyı Oku →
SÖYLEŞİ

TURGUT UYAR İLE SÖYLEŞİ, AĞUSTOS, 1952

Genç Turgut Uyar’ın edebiyata, şiire ve dönemin edebiyat ortamına bakışı.

Varlık, Ağustos 1952, Sayı 386.
Varlık YayınlarıYazıyı Oku →
DENEME

ŞİİRLER DE BÜYÜR

Şiirle büyümek, şiirin insanla birlikte değişmesi ve okur hafızasında bıraktığı iz üzerine.

Kuytu Dergisi’nin 6. sayısından alınmıştır.
Ayşe Tutku ÇetinYazıyı Oku →
DOSYA · TÜRK ŞİİRİ

ŞİİR: BİRE KIRK VEREN TARLA

Şair şiir yazar tabii ama eğer hâlâ geride bulanık olan, dağınık olan bir şey kaldıysa.

Kuytu Dergisi’nin 6. sayısından alınmıştır.
Taha Semih YıldızYazıyı Oku →
DENEME

ŞİİR BİR İHTİYAÇTIR

Şiiri lüks değil, hayatın karanlıkları içinde insanın ihtiyaç duyduğu bir kurtuluş alanı olarak gören bir metin.

Robert LyndYazıyı Oku →
← Bloga dön

ADALI’YA BİR BUKET KİRAZ ÇİÇEĞİ

Burgazada’nın naif delikanlısı aramızdan ayrılalı tam altmış yedi yıl oldu. Siz kendisini her ne kadar usta öykücülüğüyle daha çok tanıyor olsanız da o kiraz mevsiminin zarif şairidir. Benim en özel şairimdir. 1954 yılının kiraz mevsiminde gerçek bir insanı aramızdan sonsuzluğa uğurladık. Sait Faik için yüzlerce yazı kaleme alınsa da hepsi biraz eksik kalmıştır. Ben de biraz eksik, bol özlemli, azıcık hüzünlü ve bolca sevgili yazımda kiraz mevsimi şairinin benim hayatıma dokunuşlarını siz kıymetli okurlar için yeniden anımsayacağım. Sait Faik’le ilk tanışmam “Hişt, Hişt” adlı öyküsü ile olmuştu. O zamanlar kitap okuma alışkanlığını yeni yeni kazanmaya çalışan minicik bir kızdım. Şimdi parmaklıklı penceremden odama bahar rüzgârları girerken ortaokuldaki ders aralarını anımsıyorum. Herkes bahçeye çıkarken çantamdan Sait Faik’in “Seçme Hikâyeleri”ni çıkarır, gülümseye gülümseye okurdum. Türkçe öğretmenimden bolca aferin, arkadaşlarımdan bolca sitem aldığım zamanlardı. Sait Faik, o yıllarda benim için iyi bir yol arkadaşıydı. Üst üste eserlerini okuyarak onunla beraber yürüdüğüm bu yolda çok şey öğrenmiştim. Lise yıllarına geldiğimde ise Sait Faik, ruhumun maviye boyalı tarafı olmuştu. Okurken uyuyakaldığım öykülerine rüyalarımda devam ettiğim bir ilişki kurmuştum Adalı’yla. “Dülger Balığın Ölümü’nü” hâlâ her okuduğumda istemsizce gözlerimden dökülen yaşları durduramam. “…Onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılamayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini söküp atacağız…” Keşke yanılsaydın Sait ama maalesef kaç dülger balığını işkenceli hayatlarımızda harap ettik bir bilsen! Karanlık ruhlarımız, pulları gün ışığında da ay ışığında da parlayacak güce sahip olan dülger balıklarını soldurdu. Nasıl anlatmalı, Sait bizim göremediğimiz inceliklerin adamıydı. Buna rağmen çok da bizden biriydi. Hep maviydi öyküleri, hep Burgazada’ydı. O, önemsiz gözüken insanların sıradan hayatlarını eşsiz bir üslupla bize sunarak kendini ölümsüzleştirdi aslında. Bir taraftan hüzünlü ve kederliydi kahramanları, bir taraftan alabildiğine umutlu ve canlı. Öyküsü hep eleştirilere maruz kalmıştı. Benim öve öve bitiremediğim basit görünen durumlara karşı üstün edebi ve sanatsal zevk sunan bu naif ada delikanlısını zaman zaman eleştirilerle kırmıştık o yıllarda. Son kitabı ve hastalığının etkisiyle de yaklaşan ölüm anının kederiyle kaleme alınmış “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı eserinde bu konuya şöyle değinir: “İşte, hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum; yarın incir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre bilmem hikâyem oldu mu. Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.” İyi ki öyle, hikâye anlayışınız efendim. Sevgili Garip Orhan Veli, “Mahalle çocuğudur.” der Sait Faik için. Öylesine gençtir Adalı’ nın ruhu. Gençlikten ötedir ve masumane bir tazeliktir. Öylesine bizdendir ve bu durumu öyle güzel anlatır ki “Mahalle Kahvesi” adlı eserinde, Sait ölümsüz olmadığı için tanrıya darılırsınız. Dost meclislerinde de bolca dile getirdiğim bu kitabın aklımda şöyle bir tümcesi kalmıştır: “Yepyeni günler başlayacak. Süt kokulu bir dünyaya erişeceğim.” Bu cümlenin hayaliyle her yeni güne uyanırım ben. “Belki bir gün” Adalı, ne dersin?

Benim en özel şairim demiştim yazının başında. Evet, hem Türk edebiyatında hem Dünya edebiyatında sayısız şiir alanında eser vermiş şairlerden daha derinlerimde bir yerlere dokunmuştur kiraz mevsiminin şairi. İlk ve tek şiir kitabı olan “Şimdi Sevişme Vakti”ni, TÜYAP Bursa Kitap Fuarı’nda ismini hatırlayamadığım kitapsever bir dostumuz önermişti. Hayatımda bu kadar derin boşlukları dolduracağını bilseydim yıllar önce tanışırdım bu kitapla. Her dizesini defalarca okuduğum, Kadıköy-Burgazada vapurunda en tatlı yol arkadaşımdır bu kitap. Burgaz kokar, Sait kokar, aşk kokar. En çok da samimiyet kokar. Aşk, en güzel bu kitapta anlatılır. İşte, tam da bu yüzden ilk kez birine âşık olduğumda bu kitabı o kişiye hediye etmiştim ben de. Sonrası büyük bir hüsrandı. O gün anladım kitap okumuyorsa zaten, kaçın efendim o insandan. Özel olarak şiir okumuyorsa aranıza bir kıta mesafe açmanızı öneririm.

Sait’in Burgazada’daki müze evine uğramadan ölmemenizi temenni ederim. Ziyaretçiler için Adalı’ya mektup yazma şansı da sunuluyor. Ben, bir mektuba bir buket kiraz çiçeği bırakarak çıkmıştım o evden. Şimdi kalbim, hâlâ o güzel adamın evinde o mektupta atar. Güzel ruhlu adamın varını yoğunu Darüşşafaka’ya bağışladığını da hatırlatır, aldığınız her bir Sait Faik Abasıyanık kitabının Darüşşafaka’ya bağış olduğunun altını çizerim.

Kalbimde tatlı anılara mensuptur Adalı. Ruhumda atan onlarca Sait Faik öyküsü ve şiiri vardır. Her biri hüzünlü, huzurlu ya da öfkeli anlarımda tozlu raflardan inip bana yoldaş olurlar, yol gösterirler. Ölümünün hüznü çöktü bu bahar da bana ve hemen ardından ölümsüzlüğünün canlı parıltıları gözüktü yatağımda açık kalmış “Son Kuşlar” adlı kitabında. Aralarında kiraz çiçekleri kuruttuğum Sait Faik kitaplarında siz sevgili kitapsever dostlarımla da buluşmak dileğiyle…

← Bloga dön

YILLARIN DOSTLUĞU: İSMET ÖZEL VE ATAOL BEHRAMOĞLU

İsmet Özel ve behramoğlu şiiri özellikleri, kalem yapısı

Eserleri hiç şüphesiz büyük ses uyandıran, her sözleri ayrı ayrı kuvvetli ve anlamlı olan iki büyük şair… Yıllar öncesine dayanan büyük dostluk, dert ortaklığı ve o günlerden bu güne ulaşmış çok değerli mektuplar… Yıl kaç olursa olsun yaşamın bizlere sunduğu keder, hüzün değişmiyor. Şiirde kafiyeyi önemsememek, serbest bir nazımla dokumak, toplumcu şiiri var eden özelliklerdendir. İki büyük şairimizin şiirleri de buram buram toplum havası kokmaktadır. Kalemleri büyük gizler ve anlam yüklü imgelerle donatılmıştır. Bu denli kuvvetli olmalarının en büyük sebeplerinden biri de budur zaten.

ASKERDE TEK BİLEK

Kötü yaşam koşulları, şairlerin kalemini daha da biler daima. Acı güneşse şiir günebakandır bir yerde. Çile, aç ruha bal; zulüm, merhametli yüreğe kan olur. Ne vakit bir kavgadan söz edersek, o vakit kelimeler şairin parmaklarından yağar defterlere. Gece, savaş, yoksulluk, adaletsizlik infilak eder üzerine şairin.

İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu arasında ortak kaygılar baş gösterir böyle anlarda. Bir deste sene, içte kıvranan sancı, şiirle merhem olunur. İki arkadaş başlarlar mektuplaşmalara, şiir alış verişlerine. Ataol Behramoğlu daha sonra o mektuplarla ilgili İsmet Özel ile bir tek şiir üzerine konuşulduğunu değil, neredeyse sosyolojik tartışmalar içerisinde dahi olduklarını şöyle dile getirir: "İsmet Özel'in bana yazdığı bir sözü kulağımda hep çınlayagelmiştir. Belki kendisinin de şimdi anımsayamayacağı bu söz şuydu: 'herkes her şeyin bayağısına teşne'.". Sonralarda bu sözün kıymetini ise kendisine ve İsmet Özel'e sunulan beğenilerin de yermelerin de yüzeysel oluşuyla daha da kavradığını dile getirir.

Ataol Behramoğlu, İsmet Özel'e "Yıkılma Sakın" isimli bir şiir yazar o mektuplarda. İsmet Özel de kalemdaşına aynı başlıkta bir şiirle karşılık vermeye karar verir ve fakat askerde bunun için bir türlü fırsat yaratamaz. İstirahat yazdırabilmek için çürük bir dişini çektirmeye karar verir. Çektirmesine çektirmiştir fakat şiiri tamamlayamaz ve daha çok süreye ihtiyaç duyduğundan bu kez sağlam bir dişini çektirir İsmet Özel. "Yıkılma Sakın!" isimli şiirini dostuna bu vesileyle yazar ve mektuplar. Nitekim ben bugün bu şiire erişebilmek için sağlam birkaç dişimi feda edebilirim.

Mektup dostluğu bağı

Şairler birbirlerinden uzak düşmenin vermiş olduğu hüzün ve askerlik sırasındaki zorlu şartlar, imkânsızlıklar nedeniyle uzun süre aralarındaki dostluk bağına mektuplaşarak devam etmişlerdir. Bir zaman sonra bu mektuplar öyle birikmişlerdir ki sonrasında kitap haline getireceklerdir. Yer yer, zaman zaman birbirlerinin şiirlerini mektuplarda eleştirmiş, tavsiyeler vermiş ve bunun yanı sıra kendi şiirlerini de ekleyip tavsiye istemişlerdir.

Ataol Behramoğlu bir mektubunda şöyle diyor;

Sevgili İsmet

Şiirlerin geldi. Bir süre mektubunu bekledim. Sonra belki benden yazmamı beklediğini düşündüm. Şiirlerin üzerine sağlıklı bir şeyler söylememe, kafamın şu sıralardaki sağlıklı sayılmayacak bir durumu engel. Buna karşılık çabanı değerli ve genel olarak başarıya ulaşmış sayıyorum. Yaşadığımız günleri vurguluyorsun, şiirlerden en güzeli propaganda. Çünkü öz olarak en yoğunu ve biçimce başarılısı o. Karlı bir gece vakti şiiri çok da okunsa yoğun, pek bir izlenim bırakmıyor, unutuluyor. Öteki küçük şiirin ise biçiminde bir kolaya gitmişlik seziliyor. Ve şiirlerinin her üçünde de yer yer aksayan hamlıklar var. Belki yanılıyorum fakat sonuç başarılı ve değerli. Yaşadığımız günleri anlatma yolunda yeni bir şeyler yakaladığını seziniyorum. Bu seni daha yoğun şeylere götürecek. Birçok şey söyleyebilirim. En başta da ülkemiz edebiyat ortamının akıl almaz çirkefliği ve bu çirkefin en az zararlı kılınması için her cepheden dövüşmemiz gerektiği üstüne. Kafamda birçok yazılar tasarlıyorum fakat uzakta oluş ve bir yayın organı olmayışı yazmamı engelliyor. Şair olarak benden umudunu kesmemiş olduğunu umarım. Türkiye’den ayrıldığımdan bu yana yayınlananların dışında yazılmış birçok şey var. Destan çalışmasının da dışında… Fakat tümü ile iyi bulduğum bir şey olmadığı için sana gönderemedim. Örneğin Nihat’ın hapiste oluşu üstüne yazdığım uzun bir şiirin girişteki birkaç dizesi içime sinmediği için göndermiyorum sana. Yine birkaç yeri aksayan fakat ortalarını, asıl gövdesini sevdiğim bir çalışma daha var. Abdullah, Mehmet, Nihat, Murat... Bu iki şiiri de bitirebilmek isterdim. Sana İstanbul’dayken yazdığım biraz oyun gibisine, bir çırpıda yazdığım birkaç şiirden birini yazayım şimdi. Çünkü bu küçük şiiri bir değişikliğe uğratmadan çıkaracağım bir kitaba alabileceğimi düşünüyorum. Yukarda sözünü ettiğim şiirlerin içeriğiyle bir ilişkisi olmasa da şöyle;

BİR KENTİ BIRAKIRKEN

Bir kenti bırakırken anımsanan
Daha çok küçük şeylerdir
Bakkalın borcu ödenir
Ve uzak bir tanıdığa rastlanır son anda
Bir kent nedir ve bir insana
Bıraktığı şey nedir bir kentin
Uzayıp giden tozlu yollar
Sonuçlanır yassı dağlarla
Bir kenti bırakırken, alışılmış–
Bir şeydir bırakmak bir kadını da
Yürürdün koruluklara
Yüzünü taşıyarak onun
Ve çayların akışında her zaman
Eskiyi anımsatan bir şey vardı
Bulanık olduklarından mı
Yoksa yaz mı eskirdi usulca
Yazlar kentler ve kadınlar
Bir aşkı bırakmanın buruk tadı
Bütün çocukların ve bütün
Şairlerin hep yaşadığı

1970

Ataol kardeşim,

Gönderdiğin şiiri aldım. Sana bu mektupla birlikte bir de ben gönderiyorum. Bir aydır ortaya dökemediğim şiir senin durumun ve soluğunla canlanmak şansına erdi. Şiirin Türk Edebiyatına getirilmekte olan yeni havanın çok iyi bir örneği. Dürüst, net ve etkili. Özde ayrıldığımız noktalar varsa bu kendi şiirimde ortaya konmuştur sanırım.
Niyetim, bu ikisini aynı sayıda art arda basılmak üzere Mehmet Fuat'a göndermek. Buna itirazın olacağını sanmıyorum. Çünkü ikimizin de şimdilik yayın aracı bu. Dileğim bu iki devrimci şairin İstanbul dünyasını biraz yerinden etmesidir. Durum, dayanışma ve yaratılan yeni sanat bakımından. Sen terhis olur olmaz iyi bir çalışma ortamına girebileceksin. Ben de aynı ruhu taşıyorum.
Gitgide özgürlüğün elde tutulmasıyla birlikte amaç birliğine dayanan ortak bir şiir yazımına girişeceğiz.
Kötü günler yaşanıyor dostum ama bu günler geçiliyor da. Önemli olan çekilen acılar değil elbet, acıların alt edilmesi değerlidir. Üzgün ve hüzünlü olabilirsin ama şiir yazmak ve çeviri yapmakla gösterdiğin direnç benim gözümde övülmeye değer.
Seni yürekle kutlarım. Bir fırsatı olsa seni görmeğe gelecektim. Ama köprü yıkılmış, yol uzamış bir günde gidilip gelinemiyor.
Sevgiyle, heyecanla... İsmet Özel
Muş, 16 Nisan 1969

Aslında İsmet Özel bir mektubunda Türk Edebiyatın kazandırmak istedikleri yeni soluğu belli etmiştir. Zihinlerinde oluşan yumruğu ve bu yumruğu kâğıda dökmek isteyişleri gayet açıktır. Ve bir gün askerliğinin zorluğunu, yaşamın üzerlerine bırakmış olduğu ağır yükü, külfeti özetleyen bir yazı kaleme almıştır İsmet Özel. Behramoğlu’na içerisinde olduğu durumu şöyle özetliyor;

Ataol Behramoğlu’na 12. Mektup, İsmet Özel

Tarihsiz*

Ataol Kardeşim,

Gece taarruzundan dönüyorduk. İçinde bulunduğumuz REO hızla alaya doğru ilerliyordu. Yol bitmek bilmiyordu. Yirmi kadar adam, soğuğun ve açlığın etkisiyle büzülmüş uyukluyordu. Herkes vardığı yerde sıcak yemek ve yatak bulamayacağını biliyordu. Umutsuzluk çökmüştü. Gün yorgunlukla geçmişti ve önümüzdeki günün beter olacağı bilinen bir şeydi. Aracın içini boğan zifir asker adamların içinden yayılmıştı. Açtık ve soğuk kemiklerimize işliyordu. Bir an tiz, yanık bir ses yükseldi. Bir uzun hava. Bir saattir ağzını bıçak açmayan adamlardan sesler gelmeye başladı.

Ben içimden kopan şeyi pek iyi bildiğimden herkesin duygularını iyi değerlendirebiliyordum. İçimize bir şey dolmuştu. Gıdalı bir şey. Bir şey eklendi bize. Daha dik duruldu. Yaşamakla bir bağ kuruldu. Ve o sese bir tapınış başladı. Esasen tapınmayla birlikte hayat da başladı. Ben bir şairim ve düz yazıyı iyi kıvıramıyorum. Bunu yazmayı mutlaka diledim. Çünkü ömrüm boyunca sanatın işlevinin ne olduğunun somutlandığını görmemiştim. İlk kez insan yaşamasına maddi olmadığı sanılan bir unsurun böylesine müdahale ettiğini ve onu değiştirdiğini gördüm. Öyle ki biçim ve öz ilişkileri değil, yaşamaya bir yanıt oluşu (sanatın) ilgimi çekti.

Telini aldım. Burada bir arkadaşımız var senden bir gün önce terhis olacak. Onun seninle gelmesini düşündük. Buna onun ihtiyacı vardır. Eğer karar verirsek Zülküf getirip onu sana teslim edecek. Çok çile çekmiş saygı değer ve kültürlü bir arkadaştır. Yedisi akşamı orada olabilir ve ertesi gün birlikte yola çıkarsınız. Adı Arman Vartanyan, bir ermeni general değil bir ermeni müzisyen. Bir yıl Atğm -10 yıl Hapis- mütebakisinde ER. Bu bilgiler sende kalsın. Bana sonra yazarsın, şimdilik kesiyorum. Hoşça kal.

Ben 47/4 tertip askerim 10 Ekimde terhis olacağım. Ne zaman görüşeceğimizi kestiremiyorum.

Sevgiler

İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu, mektuplarının yayımlanmasından sonra Kemal Sayar'ın programına konuk olmuşlar. Behramoğlu her zamanki tutumuyla şiiri ön planda tutmuştur. “Mektupların nereye nasıl gideceğine dair bende de pek iyimser duygular yok. Çünkü bir şeyler okunur unutturulur, kalıcı olan şey kalabildiği ölçüde şiirdir.” diyor Behramoğlu. Kemal Sayar günümüz gençleri ve edebiyat kavramı arasında İsmet Özel’in karamsar olduğunu nitelendirirken Özel söze girerek şunları belirtiyor.

"Yalnız şiir değil, bütün edebiyat ve düşünce alanlarında bir bellilik arıyoruz. Yani bize tutunabileceğimiz neyi veriyor bu uğraşı?" ve ekliyor. “O yüzden benden genç olan arkadaşların bu tutunulacak şeyi ortaya koymak istiyorum çünkü ben de tutunmak istiyorum.”

Bir zamanlar yazılmış mektuplar ve bu mektupların dönemin ve yıllar sonraki zamanın üzerindeki tesiri ne kadar kıymetliymiş daha iyi kavrıyoruz. Mektuplar bir eser niteliğinde midir, tartışılır. Lakin mektup dediğimiz yazgı dönemin ve kişilerin yaşamına dair derin izler taşıdığı için her zaman çok kıymetli unsurlardır. İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu mektupları, çok derin hisler ve tasvirler barındıran nadir birikimlerdir. Kalıcı ve sahih gerçekleri niteleyen bu yazılar aradan uzunca yıllar geçse dahi hatırlarımızda hep o zamanları diri tutmaya yetecektir. Gençlik yıllarında hırslı, azimli ve inanç dolu iki şairimiz kendi yaşamlarındaki belirli zorluklarla ve mücadele dolu yıllara inat birbirleriyle olan mektuplaşmalarına şahit oluyoruz. Bir tarafta yurtdışında dil öğrenmek ve hayatta kalmak için bulaşıkçılık yapan Ataol Behramoğlu, diğer tarafta ise yurdunda yalnız kalan, konuşacak kimse bulamayan ve parasızlık içerisinde bir yaşam sürdüren İsmet Özel. Bu sıkıntılar içerisinde bir de ‘Halkın Dostları’ isimli dergi kuruluyor ve mücadelelerini bir yumruk olarak bir dergi çevresinden halka sunuyorlar. Asla pek etmeden, edilebilecek raddede lakin edilemeyecek kadar ileri düzeyde olmalarını pay biçerek halkın dostları, iki şairimize güç ve dirilik katmaktadır. Yeri geliyor umutsuzluğa sürükleniyorlar, ama içlerinde taşıdıkları inanç her zaman baskın geliyor. Birbirlerine şiirlerini gönderip değerlendiriyorlar, eleştiriyor ve yapıcı olmak gayreti ile sürekli tahlil edip inceliyorlar. Birbirlerine kitaplar gönderip üzerine konuşuyorlar. Mektuplaşma Ataol Behramoğlu’nun Türkiye’ye gelişine kadar sürüp gidiyor.

Sevgili İsmet,

Sıkıntılarına hayranım. Orada olamadığım, yükünün bir parçasını omuzlayamadığım için üzgünüm.

İsmet Özel parasızlığın, yalnızlığın ve siyasi davasında tek kalmış olarak hissetmesinin neticesi olarak daha mahzun, yer yer daha umutsuz bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Bir ara bu durum öyle bir noktaya ulaşıyor ki satırlar arasında intihar etme düşüncelerinin belirtilerine rastlıyoruz. Buna bir örnek olarak bir alıntı paylaşabiliriz: “Duygularım, iç güdülerim, tasarılarım. Her şey büyük bir karmaşayla üstüme çullanıyor. Hayat karşısında acıdan çok bulantı duyuyorum bu bir gerçek.” (sf.199) Ataol Behramoğlu da bunun farkına vararak dostuna tavsiyelerde bulunuyor. İsmet Özel oldukça gururludur. Tavsiyeleri her ne kadar dinlese de kendisini teselli edecek daha başka şeyler aramaya başlıyor. Bu bıkkınlığı biraz da olsa azaltmak adına Fransız filolojisi bölümüne kaydoluyor. Aynı zamanda kendisini teselli etmek için şöyle bir cümle kuruyor: “Yalnızım ve en kuvvetli tarafım da bu.” (sf.200)

Sevgili İsmet,

Kafacığın nerelerde uçuyor. bilmiyorum. Benimki tanımsız. Umutlar, kederler, anlamadığım bir şeyler.

Yazmaktan başka bir şeyin beni kurtaramayacağını

düşünüyorum. Bir de, mutlu olmak istiyorum. Rahat ve olgun olmak istiyorum.

Dudaklarındaki dağ çiçeklerinden ötürü çürükleri savunmak isterim. Belki sana rağmen.

Görüşmek özlemiyle.

/ATAOL

Yazın sanatı ve dergicilik faaliyetlerinde bulunmak, her şair ve yazarın okurlara ve edebiyatseverlere karşı bir sorumluluğudur. Bu sorumluluğu üstlenen kişiler seslerini ne denli artırırsa halk da o denli özgürlük narasını benimser. Halkın sesini de ancak halkın dostları duyurabilir. İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu: davalarının ateşini yakan öndeki iki meşale… 1980 öncesi toplumcu gerçekçi iki şair olduklarından çıkarılan dergiye daha güzel bir isim bulunamazdı: Halkın Dostları. Elbette her şairin hayatı eserine yansır fakat bilhassa İsmet Özel hayatının hangi evresinden geçmişse bunu çıkarttığı eserlere başarıyla, samimiyetle, sahici bir tarzla aksettirir. İsmet Özel'in yaşadığı maddi sıkıntıları, aile yaşantısı, askerlik hayatı, güttüğü dava ve duruşu bu açıdan büyük önem arz eder çünkü iddiasıdır, her şey o yaşarken olmuştur.

İsmet Özel'e fikriyatlarındaki ideolojik hayat görüşlerinin dönem dönem değiştiği ile alakalı bir soru geldiğinde İsmet Özel şöyle cevap verir: "Ben o dönem sosyalistsem bana neden sosyalisttin diyenlere, 'Siz neden değildiniz?' diye sorarım." İşte Halkın Dostları böyle bir duruşla halka sunulur, olunması gereken neyse o olunmuştur, yazılması gereken neyse o yazılmıştır. Emek verdikleri ve 18. sayılara kadar çıkan Halkın Dostları adlı dergi 1971 muhtırasında kapatılır. Mektuplaşmaların ardından epey uzun bir süre geçer, İsmet Özel fikri değişikliklerine başlamıştır. Hayati görüşü İslamcı bir görüşe tutunan Özel değişime uğramıştır. Ataol Behramoğlu ise kendi çıkarttığı dergide İsmet Özel’in mektuplarını yayımlamaya başlamıştır. İsmet Özel bu duruma karşılık, bütün mektupların birleştirilip bir kitap hâlinde yayımlanmasını önermiş ve bu önerisi kabul görmüştür. Bu mektupların yayınlanma amacının ise genç kuşakların, kendi yaşamları hakkında bilgi sahibi olmaları, yaşanılan zorlu şartları, imkânsızlıkları gelecek kuşağa hissettirmeyi, şair olmak için hangi yollardan geçtiklerini görmeleri olduğunu belirtmişlerdir.

İsmet Özel´le, şair ve insan olarak, ortak yanlarımız kadar, farklı ve hatta karşıt yönlerimiz de bulunduğuna (...) değinmiştim. (...) Tek bir şeyden ise hiç kuşku duymadım: Bizi buluşturan şeyler, dün olduğu gibi bugün de, bayağı olmayan şeylerdir.

Ataol´la tanışıklığımız kısa sürede riyasız, içten bir dostluğa dönüştü. Bunda siyasi tavrımızın olduğu kadar edebiyata ve şiire bakışımızın yönündeki koşutluğun rolü büyüktü kuşkusuz.

← Bloga dön

HAKİKAT GİZLİDİR

Görünen bütün perdeler açıldığında sahih hadiseler bizlere bütün çıplaklığıyla görünecektir. Yaşamın bizlere sunduğu her şey aslında içimizin gizinde saklıdır. Perdeli, örtülü fakat şah damarından daha da yakındır her şey. Bir uğur, bir dava düşünün. Neyi hedefliyorsa insan aslında o kadardan ibarettir demenin farklı bir uzvudur bu bahsettiğim. Bir davanın dahi tılsımı örtülü perdelerde gizli değil midir? İnsanoğlu okur, düşünür, fark eder ve ardından bütün her şeyi bünyesinde gizler. Sonra fark ettiği her şeyin sırrı aralandığında yetim bir çocuk gibi terk eder.

Yaşamak pahalıya patlar insanın zihninin derinliklerinde. Bir hakikat düşünün ve az önce tezahür etmiş bütün düşüncelerimizi henüz terk etmeden hakikati barındırın. İnsanın yaşamında uğruna kendini dahi feda ettiği dava, hakikat arayışından başka nedir ki? Hakikat; merhemi daha kuvvetli ve daha tesirli olsun diye, kıymeti kıyamete kadar hafızalardan silinmesin diye gizli ve tılsımlıdır. Şüphesiz ki hakikatin sesi olmuş kişilerden biri İsmet Özel’dir. Yaşamını bütün sadakatsiz perdeleri imrenilecek bir edayla örselemeye adamış biri yıkılsa dahi yok olmayacaktır. İnsanlığa döndürülmüş bütün namluları bertaraf etmek onun direniş davasının ortasına bağdaş kurmuştur âdeta.

Bir muamma olmak, bir bilmece olmaya karşı kâfi midir? Bu doğmak ile ölümün arasında ince bir köprü değil midir? İnsanın anlaşılmaz duruşu ve bu duruş ile oluşu, yaşamını cilalı bir perde hâline getirir mi diyecek olursam, sanırım düşünmeden geçemeyeceğiz. İnsan ne kadar örterse kendini, merak ve umut o noktada daha çok söz sahibi olacaktır. Umudun ve merakın olmadığı bir yaşamın tutunabilmesi ve tutuşabilmesi çok güçtür.

Modern Türk şiirinin kılavuzu olmuş ve ölüm temasında birçok eser üretmiş sayın bilmecemiz, perdelerin arkasını ilmek ilmek dokumamış mıdır sahih olanı? Sahih olan aslında hayatın tılsımının her şeyidir. Hayata dair sizi tutunduran şiirse, en büyük sahih hadiseniz odur. Bu anneniz, babanızsa sizin asıl gerçek ehemmiyetiniz ondan ibarettir. Örtmek, görünene gözü kapatmak değildir. Doğru vakitte doğru manzaraya karşı perdelerin en hakikatlisi kendini ortaya dökecektir zaten.

“Dünyaya bakmayı aşıp dünyayı görme noktasına ulaştığımızda neye talip olmamız gerektiğini anlarız.”

Diyor modern şiirin bilmecesi İsmet Özel. Bakmakla görmek arasındaki mesafe ve bu mesafenin bizlere gıpta edecek raddede yakın oluşu, kişinin bu yakınlıktan istifadesinin yalnızca fetanet ile sağlanabileceği bir gerçektir. Sözcüklerin haddini aşırtan ve bütün kabri taşırtan bir tılsıma oluşu dünyayı tanımaya yetecek gibidir. Bizler neye talip olduğumuzu bilmeden evvel neye talip olmak istemediğimizi bilecek olursak aslında bütün düğüm burada çözülecektir. Dünyayı görme hususundaki mertebeye ulaşan bir fani dünyadan nefret edecek ve dünyanın kirlerinden kendini paklamak için dünyadan en kısa vakitte uzaklaşmayı temenni edecektir. Zarardan en mükâfatlı vakitte dönüldüğünde edilecek kârımızı da belki dünyaya geri iade ederiz, kim bilir?

“Dünyaya gelmek, saldırıya uğramaktır.”

İsmet Özel, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin” adlı kitabında bu sözü yüzümüze vuruyor. Bu söz bize neyi çağrıştırır? Bu söz içimizde barınan hangi duyguya aittir? Peşi sıra gelen kederler ve bizlerin bu kederlerle mücadelesini niteleyen bu söz, insanın insana açtığı savaşı ve bu savaşın üzerimize püskürttüğü acıları nitelemektedir. İnsanın en büyük gayesi kemale ermek oldu yüzyıllar boyunca. Tarih başladı, savaş başladı. Herkesin ücrasına çekildiği anda savaş harlandı ve bu har bütün dünyayı sardı.

Bakınız, doğumla başladı dünyaya haykırışımız; ölümümüz dahi haykırışla olacaktır. Bu saldırı filizlenen çiçekten eşelenen toprağa kadar bütün bendimize nakledildi. Yaşamanın verdiği giz aslında göğsümüzden göğümüze kadar eşelenen bir rikkat yuvasıdır. Bazı şeyleri aşamamanın verdiği iz, aslında biz faniler için saldırının çığırından çıkan yönüdür. Anadan üryan doğduk ve anadan üryan öleceğiz. Bütün yaşantımız sökük bir kazak gibi dökülecek ve bizler ne ektiysek onu biçerek uğurlanacağız. Bu sökük, yaşamak denenin söküğüdür.

“Boyun eğen insanlar köleliği güçlendiriyor. İş kölede bitiyor. Bir gün köle: ‘Hayır, ayakkabılarını boyamıyorum!’ dediği anda, fırça kullanmasını beceremeyen efendi çaresiz kalacaktır.”

Dünyanın kendi karanlığı vardır. Bu karanlık güneşe sırtını dönmesinden kaynaklanır. Güneşin önü de arkası da, altı da üstü de ışık saçar. İnsanoğlu da bu mekanizmaya benzer. Aydın kişinin aydınlığı her zaman karanlığı böler, parçalar. Kişi şunu demeyecektir: Bizler karanlığa itildiğimiz için siyaha boyadık bendimizi. Bu tez çürümüş bir toprak gibi filiz üretemeyecektir. Kişi, yüzünü aydınlığa döndüğü müddetçe aydınlıkta kalacak; kendini karanlığa hapsetmek istiyorsa da görünen ışığa sırtını dönecektir. Sırtını dönen dünyanın yüzü karanlıktır fakat dünyanın sırtı daima aydınlıktır diyecek olursak, sırtı aydınlığa kaç kez döndürse dahi kuytunun tırpanladığı gözleri ışığı seçemeyecek, doğruyu silecek ve yetisi azalacaktır.

Doğru olanı yapmak doğruyu görmekten daha meşakkatli bir uğraştır. Kişinin doğru bildiği işler eğer işine yaramıyorsa onun için ehemmiyetli değildir. Doğru her zaman bal tatmaz, kimi zaman da acıtır gırtlağımızı. Bu acı öyle bir acıdır ki kişinin daima vicdanına sualler sormasına sebep olacaktır. Kişi, vicdanına yenik düştü mü acıyı yemek yerine tekrardan bal yemeyi tercih edecek ve doğru olandan uzaklaşacaktır. Doğru ise bizden; acıysa acıyı, tatlıysa tatlıyı yememizi ister. Nasıl ki biberden bal tatmasını, baldan da acı tatmasını isteyemeyeceksek doğru olandan da çıkar istemek doğru olmayacaktır.

Zorbalık yaşamaya dair bir husus değildir. Zorba olan insandır. Gönülleri örseleyen, yıkan, yok eden daima insandır. Acıyı yıkıp bal doğurmaya çalışan da insanı yıkıp lal doğurmaya çalışan da insandır. İnsanın insanı insanca anlayamadığı bir dünya ne kadar yaşanılır olabilir? Sınıfsal farklılık bittabi takvada kendini belli edecek ve kişinin bir başka kişi üzerinden güç temin etmesi yalnızca güçten yoksun kişilerin hıncı olmuştur tarih boyunca. Hınç kendi içlerinde esiri oldukları duygularınadır. Üstün birey bu esaretten kurtulmak için zorbalık yapmış, yeri geldiğinde de bir başkasının özgürlüğünü kısıtlayarak bu eksik yetisini örtmüştür.

Fakat bizler biliriz ki dünya giz yuvasıdır. Bizler biliriz ki her giz aslında arayış hususumuzun ortasına yuvalanmış bir iz gibidir. Arayış neyidir? Arayış, dünyanın dar bulvarlarında kaybettiğimiz benliğimizedir. Anadan üryan doğduğumuz bu hayatta bütün gizlerle ruhumuzu örtmemizin bir sebebi olmalıdır. Rahman olana kavuşana dek arayış hiç bitmeyecektir.

← Bloga dön

YOLA ÇIKMAK ÜZERİNE DİYALEKTİKLER

İsmet Özel’in kendine has bir yönü vardır: şiirleri bir başlık altına yazılır. “Doğal olan budur” deyip şaşırtabilir aklınız sizi fakat bakınız; başlığın önce yazıldığını, şiirin başlığa göre aktığını, öyle ki rüzgâr bekleyen bayrak misali onlarca başlığın atılıp yazılmayı bekleyen şiirleri düşününüz.

“Mataramda Tuzlu Su” başlığı, şiiri okumadan evvel şöyle bir his uyandırıyor: güçlük yolunda, mecburiyetten doğan tahammül kabiliyeti. Kişinin yaşamak mecburiyetiyle su içmesi gerekiyor fakat su tuza bulanmış; ya tahammül edeceğiz ya da yaşamak mecburiyet olmayacak.
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Mataradaki su kadar hayati bir kavram vardır: düşünmek. West Indies, doğu-batı kültürünün çıkmazını; Kızıl Elma, ulaşılmak istenen ülküyü; İtaki, mitolojide Odysseia’nın evini; Maçin ise söylemini lügate kazandıran bir Türk kavmini kapsıyor. Düşünmek öyle kaçınılmaz bir hâl almış ki bir hükümlü gibiyiz; fikirden fikre geziyoruz, bulunduğumuz kavim, emel yeterli olmuyor. Çünkü yolumuz uzun, çünkü kendimize yola çıkıyoruz. Öte yandan tuz kadar yakıcı bir kavram: gurbet. İnsan hiç olmadığı yerlere özlem duyuyor, aslolan visalse memleket, eve dönüş yolu oluyor.

Herkesin bir kavgası, bir barışıklığı vardır kendiyle. Bir gidişi vardır kendinden, bir de dönüşü… Ne vakit banka dükkânları yerini kitabevine bırakır, ne vakit aşkla dolar halkım, ne vakit ben arayışıma erişirim, davamı göğsümden çıkarıp koyarım ortaya; işte o vakit dönerim kendime. Uzun yolum biter, evime dönerim.

Kendime dünyada bir acı kök tadı seçtim
Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

1974’ten itibaren şairin yazılarında bir değişim görüyoruz. Bu değişimin ne olduğunu burada kendi cümleleriyle ifade etmiş İsmet Özel. Bu dünyada seçtiği acı kök tadını kendine sorumluluk edinmiştir. İslamiyete bağlılık yolunda çekilecek çilelere bir atıf vardır bu satırlarda. Tatlı bir meyve değildir bu, iştah açmaz; nefsi köreltir daldırdığımızda kaşığımıza gelenler.

Bugün apaşsam, yarın bunu telafi için en çok ben aşındırmalıyım ayaklarımı. Soluklanmaya vaktim yok; ölüm her dem herkes için. “Her insan yaşamı yarım kalmış bir projedir ve bittiğinde bakanlar, tamamlansaydı iyi proje olurdu demeli.” demiştir İsmet Özel. Bu yüzden vakit gölgede oturma vakti değildir. Bugünün eziyet çekeni, yarın dinlenmeyi en çok hak edenlerdir.

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
Gidecek yer ne kadar uzak olabilir?

Uzak… En çok neye ulaşamadık? En çok neye hasretiz? Kendimize mi, ülkümüze mi, bir yüreğe akamayışımıza mı hasretiz? Hiç gidilmeyen o yerler ne kadar uzak olabilir? Hiç söylenmeyen sözleri söyleyebilmek için her şeyin sonuna kadar söylenmesi gerekiyorsa, hiç gidilmeyen o yerlere gidebilmek için kaç ayak eskitmek gerekir? Ücrada kalmışlık; içedönüklük, gönül üzgünlüğü, gönlü canlı tutabilme kabiliyeti ile birleştiğinde, hiçbir yere gidememişliğimizin ardından nereye gitsek orası uzak gelir bize.

Cesur ve onurlu diyecekler
Halbuki suskun ve kederliyim
“Ben bir cesaret gösterisi derdinde değilim. Benim yaptıklarım farz-ı kifayedir, benim yaptıklarımı herkesin yapması lazım.” Suskunuz, demek ki söylenecek sözümüz çok. Halet-i ruhiyemiz kederli, demek ki asra ayak basar basmaz ürpermişiz, demek ki yazmak bir mecburiyet olmuş.

Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Rahatlığı kendine hak görmemenin diş bilemesi hâkimdir satırlara. Bir yürek, bir matara yeter uzun yola çıkmaya. Yürek pusula görevi görür, mataradaki suya eklenen tuz ise yine boğazdan geçecek tek yudumda dahi ödün vermemeyi ifade eder. Bu ödün kapitalizme direnme, dünyanın duvarlarına İslam yazabilme yoluna adım atmadır.

Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
Görenler üstünde iyi duruyor derdi
Her bakışta

İsmet Özel, şimdiye dek yaşadıklarının başkalarının isteğine göre olduğunu, artık o ısmarlanmış hayatı bırakıp yaşamını farklı bir noktaya evirdiğini anlatmaktadır bu satırlarda. İnsanın kendi yolunu kendisinin çizebilmesinin, üstünde nasıl durduğunu önemsemeden daima doğru bildiği lügatten konuşabilmesinin güzelliği vardır bu cümlelerde. Nitekim İsmet Özel, ismiyle müsemma doğru ve özel sözden şaşmamıştır. Herkese karşı, herkes ona karşı; hayat zaten bir başka hayata karşı…

Siparişi yargıçlar tarafından verilmiş
Bu hayattan ne koku ne yankı ne de boya
Taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
Burada bitti artık işim, ocağım yok
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Şair iyiden iyiye bırakmıştır eski İsmet kimliğini. Bu hayattan hiçbir şey taşımadığını başka bir şiirinde “üzerime yüreğimden başka muska takmadan” cümlesiyle; ideolojinin kesinkes galip geldiğini, bir nevi çıkacağı yol için imza attığını anlıyoruz. Yurtsuz, hiçbir yere ait olamayan, ait olacağı yerin arayışına çıkan bir İsmet Özel görüyoruz burada. İsmet Özel bu hayatta artık yargıç, savcı ya da avukat değildir. İsmet Özel yalnızca şahittir çünkü “eşhedü”nün huzuruna erişmiştir.

Satırlar boyunca izlek, öze dönüş yolculuğunu anlattı bize. Bizce İsmet Özel’in en mânâ yüklü otobiyografik şiirlerinden biridir “Mataramda Tuzlu Su”. Bilinenden uzak diyarlara çevirdik dümenimizi çünkü Kuytu da uzun yola çıkmaya hüküm giydi.

← Bloga dön

BOL BUZLU BİR AŞKIN KADINI: TOMRİS UYAR

“Hep yazdı: Ya yaz başı ya yaz sonu.” diye başlar Uyar’ın “Yazı Yokluğu” adlı eseri. Çağdaş Türk öykücülüğünün güzel ruhlu kadını Tomris Uyar’ı kaybettiğimiz yazdan önceki yazların rayihasına kapılalım bu yaz. 4 Temmuz gecesinde onun için dolduralım kadehlerimizi. Onun öykülerinde cesur kadınları, sadakatimizi, onun öykülerindeki cesur kadın kahramanları için ağlayalım. O, İkinci Yeni şiirinin ilham perisi; tüm kadınların imrenerek baktığı özgürlükteki kadın.

Daha ortaokul sıralarında küçücük bir kızken yazar olmayı kafasına koymuş ve bundan asla vazgeçmemiş bir kadın Tomris. Adını Massagetlerin ünlü kraliçesi ve hatta bazı kaynaklara göre bilinen ilk kadın hükümdar olan kraliçeden alıyor. Ayrıca Tomris ismi demir anlamına da gelir. Adı gibi bir kadın Uyar. Demir kadar güçlü olan ruhunu kadın benliğiyle oldukça kusursuz bir şekilde harmanlamış ve ardından bize tadına doyulmaz edebî zevk sunan onlarca öykü, düzyazı ve çeviri eser bırakmış.

Maalesef zaman zaman onun öykücü ve çevirmen kişiliğini unutup yalnızca özel hayatıyla ilgilenmemiz sevgili Uyar’a ve onun sanatçı kişiliğine karşı büyük bir saygısızlık olmuştur. Bendeniz ve birçok edebiyatsever dostum düştüğümüz bu hatadan büyük bir pişmanlık duyarak bu güzel öykücüye kitaplıklarımızda en nadide köşeyi vermenin gururu ile ondan af diliyoruz.

Kısa öykü yazarlığının roman yazarlığından daha samimi olduğunu düşünüyorum ve hatta daha çok yetenek gerektirdiğini de. Kısa sayfalar arasında okurun ruhunu yakalayıp onda henüz uyanmamış, uyku hâlindeki tohumları uyandırmanın zevkine ve haklı gururuna erişmiş tüm kısa öykü yazarlarına imrenerek bakıyorum. Yazarların, özellikle de kurgu olan roman ve öykü gibi türlerin yazarlarının, ruhlarını yüzlerce parçaya bölerek öykülerine ve romanlarına üflediklerini düşünüyorum.

Uyar’ın öykülerinde kadınlığın sırlarını, Türkiye’de ve dünyada kadının yerini, aşkı, dostluğu ve insana dair tüm çıkmazları bulabilirsiniz. Kimi zaman bir tatlı beldesinde hisseden dostlarımla görüşmelerimin arasına giren “Bol Buzlu Bir Aşk Lütfen!” öyküsüyle ise dostlukların ve aşkların sonumuz böyle olmasın dedirtir Uyar.

Benim tekrar tekrar okumaktan asla sıkılmayacağım “Diz Boyu Papatyalar” adlı öykü kitabında yer alan “Hakların En Güzeli” adlı öyküsünde okuyan herkesi uzun uzun düşünmeye iten bu cümleleriyle karşımıza çıkar Uyar’ın öykücü kimliği:

“O yüzden diyorum ya, ömrümüz kısa olsun daha iyi. Trafik daha az aksar biz olmazsak, arabalar daha az çekinir. Yarıla bozula düzelecek bu dünya ama biz yetişemeyeceğiz nasıl olsa.”

Tomris Uyar’ın öykücü kişiliği için son olarak “Otuzların Kadını” adlı eserinin dünyasında duran sevgili okur, bu eserinde yazar otuzlu yaşlardaki kadınların iç dünyalarını annesinden aldığı güçle yansıtmayı başarmıştır. Ayrıca dönemin siyasi ve sosyo-ekonomik durumlarına da ustaca değinir.

Edebiyatımıza çevirileriyle de büyük katkıda bulunmuştur. Bu eserler arasında hepimizin bildiği “Pin”, “Küçük Prens”, “Doğu Ekspresi”, “Mrs. Dalloway” ve “İnci” gibi ölümsüz eserler de mevcuttur. Her ne kadar özel hayatından çok bahsetmek istemesem de hem “Küçük Prens” çevirisini Tomris Uyar Fransızca bilmediği hâlde Cemal Süreya ile birliktelikleri zamanında çevirmeleri hem de İkinci Yeni şairlerinde bıraktığı izden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Tomris Uyar ilk olarak kolej zamanlarından beri birlikte olduğu şair, yazar, çevirmen ve gazeteci Ülkü Tamer ile hayatını birleştirmiştir. Bu birliktelik Tomris’in edebiyat camiasında yer bulmasında ona büyük katkı sağlamış, birçok yazar ve şairle Tamer aracılığı ile tanışmıştır. İkinci Yeni’nin en özel şairleri Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar ile dostluk kurması da kısmen buna dayanır.

Tomris Uyar’ın Ülkü Tamer ile olan kısa evliliğinin sonları yaklaştığı sırada Cemal Süreya’nın da evliliğinde aşılmaz krizler meydana geliyordu. Bu süreçte duygusal olarak yakınlaşmaları Süreya’nın şiirine büyük katkıda bulunmuştur. İkilinin ilişkileri boyunca Süreya birçok aşk şiiri kaleme aldı ancak ne yazık ki bu aşk yalnızca üç yıl sürdü.

Tomris, Süreya’nın yakın dostu ve İkinci Yeni’nin göğe bakan şairi Turgut Uyar ile en uzun ilişkisini yaşamıştır. Edebiyat sohbetleriyle yazmayan Uyar’a şiir yazdırmıştır bu özel kadın. İkilinin birlikteliği Turgut Uyar’ın vefatına kadar devam etmiştir. Tomris Uyar’ın hayatında çok özel bir yere sahip olan diğer şair ise Edip Cansever’dir. Tomris’e duyduğu aşkı bir ömür dostluğuyla gölgelemiş ve Uyar’a her doğum gününde bir şiir yollayarak ona duyduğu aşkı ebedî dostluğuna katmıştır.

Tomris Uyar Cansever ile ilgili şöyle der: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve kırık bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”

Bu özel kadının hayatında büyük izler bırakmış İkinci Yeni’nin şairlerini anmadan geçmek istemiyorum. 25 Mart, İkinci Yeni şairlerinin bir rakı masasında belirledikleri adıyla edebiyatseverler tarafından “Ölmeme Günü” olarak bilinir. Bu günün belirlenmesiyle ilgili birçok farklı söylenti olsa da kesin olan sevgi, Turgut Uyar’ın ölümüne dek her sene bir araya gelerek bu günü kutlamalarıdır. Ölmeme Günü’nde yer alan kimse şu an aramızda değil. Ne mutlu ki hâlâ şiirler, aşkımız ve öyküler en yakın dostlarımız.

Şimdi sıcak bir yaz günü bir sahil kıyısında terliklerime dolan kum tanelerinin anlattıklarına kulak verip siz sevgili okurlarımdan naçizane bir şey rica ediyorum: Bu yaz ölmeyelim sevgili okur. Bu Temmuz hiç olmadığımız kadar âşık olalım. Hepimiz bu 4 Temmuz’da Tomris Uyar’ın bir öyküsüyle ruhlarımızı deniz dalgalarında yıkayalım. Kumlu terliklerimle mütemadiyen uğradığım sevimli kafeye adımımı atıyorum ve ustalığa doğru sesleniyorum:

“Bol buzlu bir aşk lütfen Samet abi!”
← Bloga dön

FOTOĞRAFÇILIK TARİHİ ÜZERİNE BİRKAÇ KELAM

Kuytu Dergisi’nin 5. sayısından alınmıştır.

Bir kitap hacmini bulacak olan bir konuyu bu yazımızda her yönü ile anlatacağımızı söylemek aşırı iddialı bir söylem olur. Biz sadece fotoğrafçılık tarihinin bazı anlarının fotoğrafını paylaşacağız.

Neden fotoğraf çekmek isteriz? Elbette bu soruya farklı saikler ile değişik cevaplar verilebilir. Fotoğraf, sanat faaliyetleri amacıyla veya anlamlı, özellikle de mutlu olunan zamanları daha sonra tekrar hatırlamak için çekilir. Mamafih bir hadiseyi belgelemek, daha sonra da delil olarak kullanmak için de fotoğraf çekilebilir. Bizim kısaca belirttiğimiz bu nedenlerin yanında sizlerin de “Neden fotoğraf çekmek isteriz?” sorusuna vereceğiniz farklı cevaplar elbette vardır.

Öleceğini bilen tek canlı insanoğludur. Bundan mütevellit ölümünden sonrasına bir belge bırakmak ve bu sayede ölümsüzlüğe belge aracılığıyla da olsa ulaşmak ister insanoğlu. Konuya bu veçheden baktığımızda ilk insanların mağara duvarına resim çizmeleri ile fotoğraf çekmek arasında ortak payda olduğunu söyleyebiliriz.

Fotoğraf sözcüğünü ilk kez 1839 yılında Fransız kütüphaneci Sir John Herschel kullanmıştır. Herschel’in Latince “photo” (ışık) ve “graphein” (yazmak, çizmek) sözcüklerini birleştirerek elde ettiği “ışıkla çizmek” anlamındaki “photographie” sözcüğü kabul görerek tüm dünyaya yayılmıştır.

Fotoğrafı terim olarak bu şekilde tanımlayabiliriz ancak “akıp giden zamanın bir anını kayıt altına almak” anlayışını da aklımızdan çıkarmamalıyız.

Fotoğraf çekmek için gerekli araç gereçlerin başında gelen fotoğraf makinesinin temeli olan karanlık kutu, ilk kez 10. yüzyılda İbn-i Heysem tarafından güneş tutulmalarını izlemek için kullanılmıştır. Bu karanlık kutunun çalışması; karanlık bir odanın bir duvarına iğne deliği açıldığında dışarıdaki cismin görüntüsünün karşı duvara ters olarak düşmesi şeklindedir.

1420’li yıllarda Filippo Brunelleschi aynı sistemden yola çıkıp büyük bir karanlık oda içinde oluşan görüntünün çizimi ile perspektifi doğru olarak kullanma konusunda çalışmalar yapmıştır. 1550 yılında görüntünün daha net olması amacıyla bu kutuya optik takılması ve merceklerin geliştirilmesiyle de ilk parlak, temiz görüntüler elde edilmiştir.

Asıl fotoğrafçılık 19. yüzyılın başlarında Fransız fizikçi Joseph Nicéphore Niépce ile başlar. Niépce, 1826 yılında kimyasal işlemler yoluyla kalıcı görüntü elde eden, yani ilk fotoğrafı çeken kişi olmuştur.

Ocak 1839’da Fransız Bilim Akademisi, Louis Jacques Mandé Daguerre’ün metal bir plakaya kalıcı bir baskı yöntemi keşfettiğini duyurdu. Daguerre, Niépce’nin sekiz saatten uzun süren pozlama süresini 30 dakikanın altına indirmeyi başarmıştı.

İngiliz mucit Frederick Scott Archer’ın 1851’de bulduğu ve cam negatiflerin yapılmasına imkân sağlayan kolodyum yöntemi modern fotoğrafçılığın temeli olarak kabul edilir. 1858’de Henry Peach Robinson birçok negatifi birleştirerek dünyanın ilk fotomontajını gerçekleştirdi. Kolay taşınabilen ilk fotoğraf makinesi üretimine ise George Eastman Kodak tarafından geçildi. 1935’te Kodak şirketi ilk renkli film olan Kodachrome’u buldu ve bu tarihten itibaren renkli fotoğrafçılık başladı. 1947 yılında Edwin Land, polaroid fotoğraf sistemini geliştirdi. Bu sistemin özelliği çekimden kısa bir süre sonra makineden pozitif fotoğrafın alınmasıydı. Günümüzde ise dijital fotoğraf makinesi teknolojisi çok hızlı gelişmekte ve yaygınlaşmaktadır.

OSMANLI’DA FOTOĞRAFÇILIK

Ağustos 1839’da Paris’te Daguerreotype’ın tanıtılması üzerinden çok geçmeden 28 Ekim 1839 tarihli Takvim-i Vekayi gazetesinde bu icadın tarihi seyri anlatılmakta, teknik özellikleri söz konusu edilmekte, mucit M. Daguerre tanıtılmakta ve ayrıca İngiliz Talbot’tan da bahsedilmektedir.

15 Ağustos 1841 tarihli Ceride-i Havadis gazetesindeki bir haberde Daguerre basması tekniğinden sonra terim Türkçeleştirilerek ateş yazmasının tarifi yapılmaktadır. Buradaki ifadeye dayanarak fotoğraf kelimesinin 1841’de Türkçeye girdiğini söyleyebiliriz.

Bu dönemde pek çok Batılı fotoğrafçı Osmanlı topraklarına gelmesine rağmen bunlar içinde özel bir yere sahip olan kişi, 1856’da İstanbul’a gelen kimyager Rabach’tır. Rabach, İstanbul’da profesyonel fotoğrafhaneyi açan kişidir. Bu stüdyonun ehemmiyeti, yerli fotoğrafçıların yetişmesine öncülük etmesinden dolayı olmuştur. Fotoğrafçılık tarihinin büyük isimlerinden Abdullah Biraderler bu stüdyoda Rabach’ın çırakları olarak yetişmişler ve 1858’de Rabach’ın Almanya’ya dönüşü üzerine stüdyoyu satın alarak çalışmalarını sürdürmüşlerdir.

Abdullah Biraderler stüdyo çalışmaları yanında İstanbul’daki kültür ve sanat eserleri ile günlük hayatı tespite de çalışmışlar ve bu teşebbüsleri ile bir bakıma Yıldız koleksiyonunun da nüvesini hazırlamışlardır. Çalışmaları Saray tarafından da takdir edilmiş ve 1862’de “Ressâm-ı Hazret-i Şehriyâri” unvanı ile devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in fotoğrafçılığını da üstlenmişlerdir. Bu unvanı Sultan Abdülaziz’den sonra Sultan II. Abdülhamid devrinde de korumuşlardır.

Fotoğrafçılık, II. Abdülhamid devrinde tespit ve tanıma vasıtası olmanın yanında bir tanıtma aracı olarak da kullanılmıştır. Osmanlı’da fotoğrafçılığın gelişmesinde sarayın desteğinin yanında Harbiye ve Bahriye Nezaretleri ile Ordu Kumandanlıkları, Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun, Dârülaceze ve Hamidiye Etfal Hastanesi bünyelerinde fotoğrafhanelerin kurulması da etkili olmuştur.

Osmanlı Sarayı ve bilhassa II. Abdülhamid Han fotoğraf konusu ile yakından alakadar olmuş ve çeşitli yönleri ile fotoğraftan faydalanma imkânı aramıştır. Fotoğrafçılık; istihbarattan envanter çıkarmaya, haberleşme aşamalarının takibinden kimlik tespitine, çeşitli faaliyetlerin raporlarında belgelendirme ve tanıtım faaliyetine kadar pek çok sahada kullanılmıştır. Bu yaklaşımın doğal bir sonucu olarak Yıldız Sarayı’nda çok değerli bir fotoğraf koleksiyonu meydana gelmiştir.

İlber Ortaylı’nın dediği gibi Osmanlı Devleti son zamanlarını Orta Çağ’da kalmış, köhnemiş bir imparatorluk olarak değil; modernleşme sancıları ile geçiren imparatorluk özelliğini fotoğrafçılık alanında da ortaya koymuştur.

Fotoğraf makinesi teknik bir malzemedir ancak fotoğraf sadece teknik bir eylem değildir. Çok daha karışık ve çok yönlü bir eylemdir. Fotoğrafın dünya kamuoyunu yönlendirmek, hatta kandırmak ve haksız çıkarlar elde etmek amacıyla kullanıldığı zamanlar oldu. 1991 yılında Körfez Savaşı’nda ABD, petrol tankerlerinin vurulmasından kaynaklanan körfez kirliliğini gizlemek amacıyla Irak devlet başkanı Saddam’ın körfeze bilerek petrol döktüğü yalanını ortaya atmış ve bu yalanın etkisini artırmak ve dünya kamuoyunu yönlendirmek amacıyla dünyanın diğer ucunda çekilmiş bir fotoğrafı körfezde çekilmiş bir fotoğraf gibi medyaya servis etmişti. Kısacası bir fotoğraf karesi sömürgecilerin amaçlarına hizmet etmesi amacıyla kullanılmıştı. Çok şükür ki gerçeklerin geç de olsa ortaya çıkma huyu vardır.

Kemikleri derisine yapışmış ve ölmek üzere olan küçük bir kız çocuğu ve arkada onun ölmesini bekleyen bir akbaba… Tarif etmeye çalıştığım manzara, Sudan’da çekilmiş ve fotoğrafçı Kevin Carter’a 1994 yılı Pulitzer ödülü kazandırmış bir fotoğraf karesi. Bu fotoğrafı çektikten sonra akbaba uzaklaşmış ama fotoğrafçı küçük kızı Birleşmiş Milletler kampına ulaştırmak yerine olduğu yerde bırakıp çektiği fotoğrafı haber ajanslarına ulaştırmak için oradan uzaklaşmıştır. Şimdi durup düşünelim: Ölen, küçük kız çocuğu mu yoksa insanlık mı?

Bir fotoğraf karesi; sayfalarca anlatmaya çalıştığınız bir durumu, bir fikri daha etkili bir şekilde ve çok daha geniş kitlelere ulaştırabilir. Bilginin güç olması gibi fotoğraf karesi de güçtür. Her güce sahip olanın iki seçeneği vardır: Sahip olduğu gücü şer için mi yoksa hayır için mi kullanacak?

Fotoğraf karesi, ölümsüzlüğe —geleceğe— bir belge bırakmaktır. Ölümsüzlüğe tek bir fotoğraf karesi bırakma hakkınız olsaydı siz nasıl bir fotoğraf karesi bırakmak isterdiniz? Hayal edin, düşünün.

← Bloga dön

YADİGÂR

Kuytu Dergisi’nin 5. sayısından alınmıştır.

Mevsimden sonra yağdı mı haşmetini kaybedermiş yağmur. Aynı vaktinde gelmeyen bir kişinin sonradan gelse de bir anlam ifade etmeyeceği gibi. O gün hava hasta ve yorgun bir insanı andırıyordu. Kasveti; caddeleri, işe ve okula gitmek için perişan hâlde olan insanları, belki de son otobüsü kaçırmamak için itişip kakışan kalabalığı andırıyordu ve ince ince yağan yağmuru bünyesine alıp öğütüyordu.

Genç adam, yanaklarına yerleştirdiği yapma bir tebessümle dışarıya çıkmaya hazırlandı. Normalde üzerine dikkat eden birisiydi ama bu, bugün için geçerli değildi. Aslında birkaç yerinden yamalanmış montunu, boyanmamış ayakkabılarını ve kafasına taktığı anlamsız şapkasını saymazsak gayet şık sayılabilirdi ama şu koşullarda üzerine ne giydiğini düşünmek aklına en son gelecek şeylerden biriydi. Beş altı aydır ödemediği ev kirası, pantolonunun belinden de anlaşılacağı gibi verdiği kilolar, hastalıktan dolayı gelen boğaz ağrısı daha düşünülesi şeylerdi.

Dışarıya çıkmış, yağan yağmurun altında bir şeyler düşünerek dikkatsiz bir şekilde yürüyordu. Dalgın ve düşünceliydi. Şemsiye almazdı, alışkanlığı değildi. Düşündüğü şeyi yapmamalıydı belki ama bu onun elinde kalan tek parçaydı. Birden gözlerini gökyüzüne dikti ve uzun uzun baktı. Sanki Tanrı’ya bir şey söylermişçesine mırıldandı:

“Şu kader denen olgu bence çok da adil yazılmamış, değil mi Tanrım? Evet, seninle konuşmak istiyorum. Ben burada bir şeyler planlarken senin öncesinde her şeyi biliyor oluşun beni biraz sinir ediyor ama siz boş verin beni. Bazen yaratıldığını dahi unutan kul benim.”

Cebindeki aile hatırası saate baktı. Aslında çok da ele tutulur bir yanı yoktu. Yani maddi açıdan fazla bir gelir getirmezdi. Gözü paraya doymuş bir esnafın dönüp bakmayacağı kadar önemsiz bir parçaymış gibi görünüyordu. Pirinç kaplama üzerine işlenmiş küçük çiçekler bünyesinde minik taşlar barındırıyordu. Ona her baktığında farklı âlemlerin diyarına anlık da olsa yolculuğa çıkardı.

Aslında bu saati her ne olursa olsun satmak istemiyordu çünkü bu ona büyükbabasından kalma bir armağandı. O böyle şeylerin kıymetini bilen birisiydi. Ahmakça yürüdüğü kaldırımın eşiğine geldi. Kafasını kaldırdığında ikinci el eşya alan bir işletmenin karşısında olduğunu fark etti. Son kez elindeki saate baktı ve yavaş adımlarla dükkâna yöneldi. Sadece elinde bir saatle yönelmemişti o dükkâna. Kararsızlığı, çaresizliği ve utancı da vardı elbette.

Nesnenin ağırlığını bünyesinde hissetti. Eşya denilen kavramın ötesindeki gizem neydi? Bir an kendini Tanrı’nın yarattığı gereksiz bir organizma gibi hissetti. Cesaretini topladı ve dükkânın kapısını itti. İçeriye girer girmez odanın sıcaklığını bütün bedeninde hissetti. Sıcaklık denilen hissi unutmuş dahi olabilirdi çünkü evde en sonunda dikişlerle kaplı battaniyesini dahi satmıştı.

İçeriden gelen ağır tütün kokusu sıcaklığın mest edici tılsımını yerle yeksan etti. Dalmış olduğu atmosferden kalın bir ses tonu onu uyandırdı.

“Hey sen, öncelikle kapıyı kapat. Orada öylece duracak mısın? Neye baktın?”

Emir ve soru kipleri bünyesine hücum etti. Her ne kadar bu üsluptan hoşlanmasa da ciddiyetini ve terbiyesini korudu.

“Elimde bir saat var. Satmak istiyorum.”

Her şey gayet anlaşılırdı. Elindeki saati cebinden elleri titreyerek çıkarttı. Satmalı mıydı? Satmayıp ne yapacaktı? İnsan, seçeneğinin olmadığı her koşulda çaresizdir. Şimdi her nesne onun için aynıydı. Anlamsızdı. Saati bir anda tam tezgâha bıraktı. Bir an önce şu takasın bitmesini arzuladı.

İşletme sahibi saati alıp dakikalarca inceledi. Büyüteç, şuradaki mendil, hassas tartım şurada olacaktı derken bir heves ağızları kulaklarına varır cinsten genç adama baktı.

“Beyefendi, bu saati nerede buldunuz?”
“Büyükbabamdan kalma bir hediye diyelim. Bir sorun mu var?”
“Yok, hayır. Olur mu öyle şey? Öncelikle bu saati bana getirdiğiniz için teşekkür ederim. Karşılığını elbette fazlasıyla alacaksınız. Sizden ricam buradaki güvenilmez başka işletmelere gitmemeniz. Bu devirde kimseye güven olmuyor, öyle değil mi?”

Bunları söylerken asıl kendisinin hiçbir şekilde güven vermediğini bilmiyordu. Değişen tavrını yüksek nezaketi örtbas edemedi ama bunun farkında bile değildi. Satacağı saatin önemli bir parça olması ilgi çekiciydi. Küçük bir servet taşıdığını o da bilmiyordu. Kararsızlığı tekrar hat safhaya çıktı. Gerçekten en son çare bu muydu? Bilmiyordu.

Muhakkak bir yolu daha vardır diyerek düşünerek bir hışım saati alıp dükkândan çıktı. Alıcının sesleri ilerleyen adımlarına aynı şiddetle eşlik ediyordu:

“Bir dakika beyefendi! Nerede anlaşamadık? Pardon, beyefendi!”

Gururu izin vermedi. Söylenilen sözler rüzgâra karıştı. Zaten bir şey de ifade etmiyordu. Aç kalabilirdi. Karnı sırtına yapışmış şekilde hamallık da yapabilirdi. Elbet bir çaresi bulunurdu. Şu anda bu düşünceye sığınmak istedi. Az da olsa ısınmıştı. Saatin mevcudiyeti avuç içini doldurup taşıyordu. Bu ona yeter miydi? Bilmiyordu.

Yağmur şiddetini artırmıştı. Hava da oldukça soğuktu. Şimdi yuvaya dönme vaktidir. “Hadi gidelim.” dedi. Silueti yol boyunca yavaş yavaş kayboldu. Hafifti.

← Bloga dön

ŞİİRİN MAHİYETİ

Şiirin güzel sanatlar arasında garip bir tarihi vardır. Örgüsünü veren malzeme —yani lisan— itibariyle hemen herkes için olan bu sanat, gene bu yüzden hudutları en dar olan sanattır. Bir resim, bir heykel, ortadan biraz üstün bir zekâ için, ilk bakışta yakalanan, lezzetine az çok erilen bir şeydir. Mimari eserleri de böyledir. Her cinsten, her milletten insan, yetişme şartları derecesinde onunla ilk karşılaşışında zevk alır, beğenir yahut reddeder.

Anlaşılması için hususi bir bilgiye az çok muhtaç olan musiki bile, hiç olmazsa bir medeniyetin zevk çerçevesi içinde, dinleme kabiliyetinden başka bir vasıtaya muhtaç olmadan tadılır. Bu sanatların her biri, milliyetlerin, hudutların üstünde bütün insanlık için müsavi olan hususi dilleri kullanan sanatlardır. Hatta işi bu kadar karıştırmadan söyleyebiliriz ki görmek ve duymak onları tatmak için kâfidir.

Şiirden gayrı söz sanatları da az çok böyledir. Yazıldıkları dilden gayrı dillere tercümeleri mümkündür. Bir Balzac veya Zola Türkçede, Çincede, Çekçede tercümenin iyiliği nispetinde artan bir zevkle daima okunabilir. Yazışın hususi tarafları kaybolsa bile bu eserlerde asıl üslubu yapan muhteva ortadadır. Vakıa, psikolojik gelişmeler, dramatik vaziyetler, sosyal şartlarla insanın karşılaşması kadar fikri, şu veya bu, kaybolmaz.

Daha ziyade halk dilinin hususiliklerine ve cemiyetin bünyesine bağlı olan komedyada, ister Aristophanes ister Molière olsun, tercümesi kabil olmayan şeylerin yanı başında eserin asıl örgüsü gene elde kalır. Dilin neşesini, cemiyetin zevkini yapan nükteler bile daima karşılığı bulunabilen, bazı fedakârlıklarla tabii, şeylerdir.

Yalnız şiirdir ki yazıldığı lisanın malıdır. O lisanda okunmak şartı ile güzelliklerine sahiptir. Çünkü şiir dilin özüdür, kokusudur, lezzetidir, musiki kabiliyetidir. Yahut bunlardan doğan hususi bir şekildir. Hepsinin birden doğurduğu hususi ve canlı şekil ki, hatta aynı dilde bile başka bir suretle tekrar edildi mi kendisi olmaktan çıkar.

Çünkü mısra dediğimiz şey, deniz köpüğü gibi, göğün maviliği gibi, kendi hazinelerinde seyredildikçe mevcut ve güzel olan şeydir. Deniz köpüğünü dalgaların ucundan toplamaya kalkınız, avucunuzda birkaç damla tuzlu su kalır. Fakat dalgaların üstünde, o çalkantıların mucizesi, tacı ve süsü oldukça size Afroditi düşündürür, su perilerinin çıplak oyunlarını hatırlatır, kâinatınızı bir yığın hayalle doldurur. Evet, ne göklerin maviliği ne denizin köpüğü yakalanamaz; fakat oldukları yerde aşk mabudesini doğururlar.

Şiir yazıldığı dilin içindedir. Tercüme ile sevilen şair hemen hemen yoktur. Yahut şiiri için değil, düşüncesi için sevilir. Meğer ki çok büyük bir istidadın, bir nevi dehanın eline geçsin. Hayyam’ın İngilizcede bir Fitzgerald’ı, Türkçede Yahya Kemal’i bulması gibi o mesut bir tesadüf olsun. Fakat bu cins tercümelere de tercüme demek pek kabil olmaz.

Verlaine ve Mallarmé’nin Almancaya Stefan George tarafından, Valéry’nin gene aynı dile Rilke tarafından yapılan tercümeleri cinsinden eserler, Rönesans devrinde asıl şahsi eser addedilirdi. Böyle az çok eşit dehaların birbirini bulması bir tarafa bırakılırsa, bir şiirin kendi şekli dışına nakli imkânsızdır. Meğer ki şiir gittikten sonra elde kalanı, yani his küllerini, hayal izlerini ve düşünce benzerlerini, kısacası Valéry’nin tabiri ile, o bayram ve şehrayin artıklarını sevelim.

Şiir, hikâyedeki Melâmi dervişine benzer. Ateşe atılınca o derviş sır olur, yalnız tacı ile hırkası kalır. Onun içindir ki şairlerin kendi zamanlarında vatanlarının dışına çıkan bir şöhret kazanmaları, dünyaca tanınmaları daima resim, mimari, musiki, roman ve tiyatro gibi eser yaratanlardan güçtür.

Bir roman tek bir tercüme ile on beş günde sahibini tanıtır. Beynelmilel sanat pazarında birkaç senelik bir didinme, iki üç sergi veya müsabaka bir ressamı, bir heykeltraşı, bir mimarı milletlerarası bir şöhret yapar. Fakat bir şairin bu şöhreti kazanması imkânsızdır.

Bazı şairler yaşadıkları devirlerde kendi dillerinin hudutlarını aşmışsa, bunun kerameti yazdıkları dilin tanınmasındadır. Mesela asrımızda Rilke, Valéry, T. S. Eliot için olduğu gibi. İyi yetişmiş her Avrupalı Fransızca, İngilizce ve Almancadan hiç olmazsa ikisini bildiği için bu şöhretlerin tesisi kabil olabilmiştir.

Gerçeği şu ki entelektüel Avrupa daha 16’ncı, hatta 15’inci asırlardan beri bir tek aile gibi yaşamaya alıştığı için şiirde kolayca dünya ölçüsünde şöhret kurulabiliyor. Geçen asrın başında Byron, Goethe ve Hugo’nun şöhretlerinin sebebi budur. Eskiden bizde de böyle idi. Müslüman Şark entelektüel ve sanatkârları, bir aile olarak yaşardı. Arapça, Farsça ve Türkçe sanat ve fikir dünyasının temeli idiler.

Bu düşüncelerden sonra şiirin münhasıran millî bir sanat olduğunu tekrara bilmem lüzum var mı? Belki bir bakıma tek millî sanat şiirdir. Öbürlerinin hepsinde, millî karakterin hakiki şahsiyeti yaptığı muhakkak olmakla beraber, milletlerarası bir taraf vardır. O kadar ki onların milletlerarası pazarı, mücadele yeri bile vardır.

Bütün on dokuzuncu asır boyunca ve hatta bugün bile Paris, bir nevi sanat merkezi olarak tanılır. Bütün musiki zaferleri oradan yayıldı. Bütün resim ve heykel şöhretleri orada kuruldu. Birçok milletlerin romancıları hakiki şöhretlerini, hiç olmazsa kendi dillerinin dışındaki şöhretlerini Fransızcaya tercümeden sonra tattılar. Buna mukabil yaşadığı memleketin dışında şöhretini yapan tek şair yoktur. Hiçbir millet, büyük bir şairini başka bir milletin yardımı ile tanımamıştır. Şiirde şöhret yerinde teşekkül eder.

Şiir bir iç kale sanatıdır. Çünkü dil, vasıta olarak değil; malzeme ve nesic olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. Böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. Köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. Onunla yapılan sanat bir iç kale sanatı olur. Zaferlerini yavaş yavaş oradan yayar. Şairin rüyası, kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

Böyle bir sanatta dünya ölçüsünü nasıl arayacağız? Dışarıdan hiçbir yardım bekleyemeyeceğimize göre bu dünya ölçüsü dediğimiz değer hükmünü nasıl veririz? Elbette ki kendi içimizde ve cemaatin vicdanında. Evet, her sanatın kendine mahsus, her türlü ayrılıkların üstünde hüküm süren bir asli kıymetler silsilesi vardır. Asıl dünya ölçüsünü, her sanat için zaten müsavi olmayan şartlar içinde tanınmadan ziyade bu değerlerde aramalıdır.

Bir şiir gerçekten şiir mi? Gündelik hayatta kullandığımız sözü, o piyasa ve karışık pazarlar üçgenini saf bir sanat malzemesi hâline getirmiş mi? Ondan ayrı bir şekil yaratmış mı? Bu şekil, tekâmülün zincirinde yeni bir halka mı? Bize bir ufuk açıyor mu? O şair gelmeseydi cemiyetimizde bir şeyler eksik olur muydu? Peyzajımızı, insanımızı, tarihimizi, kendi kalbimizi ondan sonra tanıdığımız gibi tanır mıydık? Aşk, ölüm, hayat, vatan gibi büyük mefhumlar, hayatın etrafında döndüğü mihverler onun gelişiyle mânalarını değiştirdi mi? Sonra, söyleyişin kendisi? Mısra uçuyor mu? Söz musikiye ve kaidelerine muhtaç olmadan bizde teganni ediyor mu? Bir şiir bunları yapıyorsa o şiir millî dehanın ölçüsündedir ve bundan iyi de dünya ölçüsü bulunamaz.

← Bloga dön

TURGUT UYAR İLE SÖYLEŞİ, AĞUSTOS, 1952

Varlık, Ağustos 1952, Sayı 386.

EDEBİYATA KARŞI İLK ALAKANIZ NE ZAMAN VE NASIL BAŞLADI?

Edebiyata duyduğum ilginin bir başlangıç tarihini hatırlamıyorum. Çocuktum. Arzu ile Kamber’i, Âşık Garip’i, Kerem ile Aslı’yı filan okurdum. Isınırdım. Tarifi imkânsız bir haz duyardım. Aldı Kerem, aldı Aslı, aldı Kurukafa… Biraz da onların macerasına karışıyormuşum gibi gelirdi bana.

Daha ilkokulda vezin ve kafiyeden haberim olmadığı çağlarda manzumeler yazardım. Sonra ortaokul ve lise devresinde boyuna yazdım. Günde üç beş şiir, haftada, on beş günde bir roman yazıyordum. Ama ne şiirler, ama ne romanlar… Bazen bir romanı bitirmeden sıkılır, öbürüne başlardım. Sonra ikisini birden yazardım. Bu yüzden o güzelim romanların çoğu yarım kaldı. Roman yazarken sıkılırdım. Şiire daha başka bir tutkunluğum, sadıklığım, saygım vardı.

Bereket versin o devirlerde —şimdi hayırla yâd ettiğim arkadaş— bana Alain-Fournier’nin o güzelim “Adsız Köşk”ünü verdi. Sonra Dostoyevski, sonra bir de Balzac okudum da gücüm kesildi. İsteğim kalmadı roman yazmakta. Bu suretle bugünün Türk romancıları da benim rekabetimden kurtulmuş oldular. Dua etsinler “Adsız Köşk”e, “Netoçka Nezvanova”ya, “Eugénie Grandet”ye…

Ama şiiri bırakamadım. Liseyi bitireceğim yıl Hayyam, Nedim, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Hamit ve Haşim beni sıkı sıkıya tutmuşlardı. Taklit ettiğimi bile bile onlara, özenerek, bildiğim ve becerdiğim kadar, terkipli filan gazeller, manzumeler yazardım. Hatta “Makber”e “Mezar” diye bir nazire bile yazmıştım.

Bununla beraber ancak avunurdum. Yazdıklarımdan bir sıkıntı duyardım. Onlar beni neşelendirmek, bana insanın bir şiiri bitirdikten sonra duyduğu ruh ferahlığını vermek şöyle dursun, eski yazı kitaplar gibi sıkardı beni. Onları bir daha okumaya kendim bile katlanamazdım. Sonra günümüzün şiirlerini okudum da sevindim. Oh, dünya varmış dedim. Yıl 1946 idi.

ÇALIŞKAN BİR TALEBE MİYDİNİZ? HANGİ DERSLERİ SEVER, HANGİLERİNDEN HOŞLANMAZDINIZ? TALEBELİK HAYATINIZA AİT BİR HATIRANIZI ANLATIR MISINIZ?

Hiçbir zaman çalışkan bir talebe olmadım. Ama hiç de sınıfta kalmadım. O kadar arzuladığım hâlde sıkılır, bir türlü çalışamazdım. Derslerin ayrımsız hepsi beni sıkardı. Hiçbirini sevmezdim. Hele cebir, hele geometri, hele fizik…

Dışarıda bahar olurdu. Çocukların gülüşe bağrışa oynadıkları duyulurdu. Sokaktan kızlar geçerdi, kadınlar geçerdi. Siz de 18-19 yaşlarında idiniz. Kuru fasulye, bulgur pilavı ve üzüm hoşafından ibaret tıkabasa bir öğle yemeğinin üzerine, efendim, üç bilinmeyenli bir denklemin hâllini yahut bir kanunun ispatını kara tahtadan yarı uyur yarı uyanık takip ederdiniz.

Edebiyat dersini biraz severdim. Fransızcayı da. Fakat sene başında kitapları alır almaz, edebiyat kitabını baştan sona bir okurdum. Tabiatıyla artık dersin benim için hiçbir çekiciliği, büyüsü kalmazdı. Hocalarımız da kitapta yazılı olandan başka bir şey anlatmazlardı.

Hatıralarım öyle çok ki… O zaman bir arkadaşım vardı. Şimdi de arkadaşım ya… Cevat Akgönül. Beraberce yeni Zola’yı okurduk, hikâye yazardık. Balzac’ı okur, imrenir gene yazardık. Günler aramızda kurduğumuz tek taraflı dünya içinde geçerdi. Bir gün gelip de yazacağımız kitaplar karşısında Flaubert’in yahut Stendhal’ın bile zavallı kalacağını kurardık.

Akşam karavanasından sonra yemekhanenin duvarına yaslanarak sigaraları yaktık mıydı… Ha, Cevat… Hey gidi çocukluk.

NASIL YAZARSINIZ? MEVZULARINIZI ARAR MISINIZ VE SIRF YAZMAK İHTİYACIYLA MASA BAŞINA GEÇTİĞİNİZ OLUR MU?

Yazmak ihtiyacıyla masa başına veya başka bir yere oturduğum olur. Fakat böyle hâllerde daima ellerim böğrümde kalkarım, inadına hiçbir şey yazamam. Hele yazmak istediğim bir şiir olursa… Bir şiiri yazdıktan sonra uzun zaman başka bir şey yazamazsam belirsiz bir huzursuzluk duyarım. Sonra birden gelen bir iki mısra etrafında dönerim; ya tamamlarım yahut kalır.

Mektepten kalma bir alışkanlık olacak. Şiir yazacağım zaman bir kabahat yapıyormuşum gibi gizli, hemen daracık vakitte, suç üstünde yakalanacakmışçasına çabuk davranmamı gerektirecek şartlar ararım. İşimi bir an evvel ve en iyi şekilde bitirmeye zorlayacak sebepler bulunalı.

EN ÇOK HANGİ YAZARLARI OKUDUNUZ, HANGİLERİNİN TESİRİ ALTINDA KALDINIZ?

Zaman zaman sevdiğim yazarlar oldu. Balzac’ı ve Gorki’yi hep sevdim. Bir de İstrati’nin hayat macerasına ve duygularına imrenirim. Kimin tesiri altında kaldığımı bilemem. Bile bile kalmamaya çalışırdım. Ama bende illa ki birinin tesiri varsa bunu günümüz Türk şairleri içinde aramak gerekir.

EDEBİYAT SAHASINDA YENİ BİR ŞEY HAZIRLIYOR MUSUNUZ, YENİ PROJELERİNİZ VAR MI?

Yeni hiçbir şey hazırlamıyorum demem bile fazla. Sanki eskiden hazırlarmışım yahut daha sonra hazırlayacakmışım gibi. Hani “yevmi cedit, rızkı cedit” derler bir söz vardır. İşte öyle. Hem hazırlamak istesem de kendi çalışmalarıma ayırabileceğim vaktim o kadar az ve dolu ki.

İLK YAZILARINIZLA ŞİMDİKİLER ARASINDA NE GİBİ FARKLAR GÖRÜYORSUNUZ? EDEBÎ TELAKKİLERİNİZ ZAMANLA NASIL DEĞİŞİKLİKLERE UĞRADI?

İlk yazılarımla bugünküler arasında bir değişiklik elbet vardır. Ama ben kestiremiyorum. Benim fark ettiğim değişiklik daha ziyade o zamanki yazıları yazan ben ile şimdikileri yazan ben arasındadır. Hoş, belki ikisi de aynı kapıya çıkar ya… Ben ilk zamanlar, yazdıklarımın —en güzel— olduğunu kurardım. Bilmemekten gelen o hoş karanlık içinde kendime sonsuz bir güvenim vardı.

Bir şairin, bir yazarın, şekil de konu bakımından daimî bir değişme içinde bulunmasının hayırlı olacağını sanıyorum.

BUGÜNKÜ EDEBİYATIMIZ HAKKINDAKİ HÜKMÜNÜZ?

Bilmem bana bugünkü edebiyatımız hakkında hüküm vermek düşer mi? Yalnız heyecansız söyleyebilirim ki, edebiyatımızın her dalı en güzel, en verimli çağlarından birinin arifesindedir diye inanıyorum.

Yine inanıyorum ki Sait Faik’in, Cahit Sıtkı’nın, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, Oktay Akbal’ın, Orhan Veli’nin ve birçok genç şair ve yazarımızın bize şiirden, hikâyeden, romandan, insandan ve insan kederinden en güzel haberleri getirdikleri zamandayız.

EDEBİYATIMIZIN GELİŞMESİ İÇİN NELERİ GEREKLİ GÖRÜYORSUNUZ?

Edebiyatımız herhâlde hiçbir devirde eşine rastlanmamış bir büyük, bir geniş, âdeta tertipli diyebileceğim, bir nankörlük ve alakasızlıkla, bir hor görme ile karşı karşıyadır.

Sanatçı da nihayet bir insandır, üstelik evliya değildir. Uzun çileler bahasına bir şeyler yazıyorsa okunsun diyedir. Eh, okunmayan, daha Türkçesi ilgi görmeyen yazar ya kendi karanlığında boğulacak yahut küsecektir.

Gelişmeye imkân ve hız verecek tek amilin ilgi ve teşvik olduğuna inanmaktayım. Halkımızın, bilhassa halk üzerinde sözü geçecek okumuşlarımızın, çoğunun o kadar sakat, o kadar kısır, o kadar bayatlamış sanat zevk ve anlayışları var ki şaşırıyorum. Bu hâlin sebebini yarı yarıya, hatta yarıdan çok, liselerimizdeki edebiyat öğretiminin kötülüğünde buluyorum.

Ara sıra inebildiğim yakın bir şehrin çarşısında bulunan tek kitapçının vitrinindeki o güzel eserlerden hiçbirinin, komşu tuhafiye mağazasının vitrinlerindeki kravat veya çoraplar kadar alaka çekmediğini, hatta seyirci bile bulamadığını hüzünle görüyorum.

Varlık, Ağustos 1952 — Sayı 386

← Bloga dön

ŞİİRLER DE BÜYÜR

Kuytu Dergisi’nin 6. sayısından alınmıştır.

Edebiyata ilgisi olan her gencin başlangıç noktası hiç şüphesiz ki ortaokuldur. Eğitim hayatımızda dilin temel kurallarından ziyade edebiyatın dönemlerinin işlendiği, disiplinler arası karşılaştırmaların yapıldığı, yazar ve şairlerin eserlerine değinildiği, kısmen bunların okutulduğu, hatta imkân varsa yeni yazıların ve şiirlerin de üretildiği ilk yerdir burası.

Çocukluktan gençliğe geçişin evresi olarak tanımlanan bu yıllar, bir nevi duyguların adlandırıldığı, varlığın ve amacın sorgulandığı, insan hayatında taze ve temiz duyguların coşkuyla ilk kez hissedildiği dönemdir. Bu noktada hayatımızın bu yılları çok kıymetli ve özeldir.

Lisenin ilk günü zihnimde hâlâ çok canlı. Lisans hayatımı edebiyat alanında yapmış olmama rağmen, lisede edinmiş olduğum bu edebiyat bilgilerinin bende yeri çok ayrıdır. Keşif ve hazzın insanda yaratmış olduğu o duyguyu daha sonra hayatımın nadir anlarında yaşamışımdır.

On beş yaşında tiyatro seçmelerinde duyup etkilendiğim ilk şiir Orhan Veli’nin “Dalga” isimli şiiri olmuştur. Şiirin içinde dalga kelimesi hiç geçmemesine rağmen alıp beni uzak diyarlara götürmüştür. Uzaklara götürüp bazı şeyleri düşündürmüş ve sorgulatmıştır. Bu şiir hiç diğer şairlerin yazmış olduğu şiirlere benzememektedir. Hem şiir gibidir hem düzyazı. Naif bir söylem varmış gibi görünen bu şiirde isyan da vardır. Gündelik bir olay anlatılıyormuş gibi başlayan şiirin sonu insanlığa uzanmaktadır.

“Ben Orhan Veli. 1914’te doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. 2 yaşında gurbete çıktım. 7’sinde mektebe başladım. 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardım. 13’te Oktay Rıfat’ı, 16’da Melih Cevdet’i tanıdım. 17 yaşında bara gittim. 18’de rakıya başladım ve şarkı söylemesini çok sevdim. 19 yaşında sonra avarelik devrim başlar. 20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25’te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok âşık oldum, hiç evlenmedim.”

Geçmişe dair bir pişmanlığı olmadığı gibi geleceğe dair bir beklentisi de yoktur. O sanat anlayışı ve anlatısı bakımından dönemindeki diğer sanatçılardan farklıydı. Onun şiirinde geleneği görür, yeniliğe kucak açarsınız. Çocuksu ifadelerin masumluğuna dalar, nükteleri fark eder, yergilere takılırsınız. Sade ve basit olması onun özgün olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Onu bu yönüyle eleştirenlerin şiirini hiç anlamadıklarını düşünüyorum.

Sanırım tanıştığım ilk şairin Orhan Veli olmasından dolayı onu önemsiyor ve savunuyorum. Beni Orhan Veli kadar derinden etkileyen ikinci isim, Nazım Hikmet. İnsan yaşarken ne ile mücadele ediyorsa o duygunun tam zıttına ihtiyaç duyar. Karamsarlığın baş gösterdiği günlerde umudu göremediğim anlar oldu. Hem de yirmili yaşlarda… O da böyle olmamış mıdır? Hapishanede, sürgünde ve yoksullukta hep umuttan bahsetmemiş midir?

Metaforlarının birçoğu umudu ve hürriyeti çağrıştırmaktadır. Temel dinamiği sanat olan bir yaşantıya hiçbir şey engel olamamıştı. Bunun temel sebebi ise devrimci bir ruh taşıyor olmasıdır. Orhan Veli gibi Nazım Hikmet de şiirde yeniliği arayan bir isimdi. Kırk mısra denilen merdiven diye bilinen şiir biçimini edebiyatımızda kullanan ilk isimlerdendir. Onu diğer şairlerden farklı kılan unsurlardan bir tanesi de konuyu ele alış şeklidir. Romantik bir şey anlatırken bile ifadesinin çok net ve keskin olduğunu görürsünüz. Onun şiirlerini okurken aşkın bile politik olup olmadığını sorguluyorum.

Kökleri topluma dayanan ağaçlarının dalları dünyanın birçok yerine uzanmıştır. Doğu-batı senteziyle şiir yazan Nazım’ın kaleminin Hiroşima’ya kadar uzandığını görünce evrenselliğini de görmüş oluyoruz.

Daha yaşanabilir bir dünya için sadece sanatın bir silah olmasını temenni ediyoruz. Umudun bittiği yerde yaşamın anlamının kalmadığını biliyoruz. Herkese ve her şeye rağmen hayata tutunabiliyorsan, insani hassasiyetle düşüncelerin gelişiyorsa, yani sol memenin altındaki cevahir yaşamaya değer diye düşünüyorum.

Her geçen gün beklentini azaltarak yaşamanın hazzı bir başkadır. Nazım Hikmet’in “Bugün Pazar” şiirinde de bunu görmekteyiz. Hayat yolculuğunda bazen sade bir varlık olarak varlığını sürdürebilmek dahi çok kıymetli. Durduğumuz yerde hiç yaşadıklarımıza inanamıyor muyuz? O zaman kendimi şu mısranın kıyısında buluyorum:

“Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”

İsmet Özel’in sesiyle okuduğum bu mısra insan olduğumu hatırlatıyor. Şiirlerin içimde büyüdüğünü hissediyorum. Orhan Veli çocuksuluğu ile başlayan bu sürece birçok isim eklense de Nazım’da umutlandığımı, son olarak da İsmet Özel’den etkilendiğimi görüyorum. Kendi şiirlerimin de büyüdüğünü görmek olgunlaştığımın mı göstergesi? Ben büyüdüğümü burada anlıyorum.

Bizi biz yapan şeyler dönüşümlerimizdir. İsmet Özel’de ben buna tanık oldum. Toplumsal duyarlılıkla şekillenen düşüncelerin estetikle buluşması onun şiirini özelleştirmiştir. Psikanaliz açısından bakıldığında şairin normal olanla benzer bir noktada olmadığını gösteriyor. Onun şiirlerinde ondan hareketle kendi ruhumuza bir yolculuk yapıyoruz. Kendimize dair parçalar bulup tamamlanıyoruz.

İsmet Özel’e “Uzak nedir?” diye sorulduğunda Özel, “Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidilecek yer ne kadar uzak olabilir?” diye cevap veriyor. Büyüdüğümüz, tecrübe kazandığımız, hayatın gerçekleriyle yüzleştiğimiz ama en çok yalnızlaştığımız bu döneme bu şiirle son veriyorum. Umudun ve isyanın yan yana gittiği güzel günleri düşleyerek…

“Evet, ilmektir boynumdaki ama ben kimsenin kölesi değilim.
Tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
Tarantulaymış benim adım diyecek değilim.
Tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime rabb bellemeyeceğim.
Razı değilim beni tanımayan tarihe,
Beni sinesine sarmayan tabiattan rıza dilenmeyeceğim.”
← Bloga dön

ŞİİR: BİRE KIRK VEREN TARLA

Kuytu Dergisi’nin 6. sayısından alınmıştır.

ŞAİR İÇİN

Benim çok önemsediğim bir şey, başkası için hiçbir anlam ifade etmiyor olabilir. Bunu garipsiyorum. Başkası için önemli olan bazı şeylerin ise benim için hiçbir değeri yok. Bunu da garipsiyorum. Ama bize birileri bunları garipsemememiz gerektiğini, çünkü farklılıklarımızın bizi zenginleştirdiğini ve zaten bunun çok önceden kimi uzmanlar tarafından araştırılmış olduğunu söylemedi mi?

Biz, her şeyin adının konduğu bir zamanda yaşıyoruz. Her hareketimizin ya psikolojik ya sosyolojik temellere dayandırıldığı, her şeyin kuramlarla açıklandığı ve mutlaka bir davranışımızın da çocukluğumuzla ilişkili olduğunun saptandığı bir zaman. Esasen biz “o zamanda” da yaşamıyoruz. “O zamanın” artığıyız. Şu andayız yani; belki de bir karanlığın kitabi bilgiyle aydınlatılabildiği şu anda.

Freud’un söylediği veya ona atfedilen, “Nereye gittiysem bir şairin benden önce oraya uğramış olduğunu gördüm.” diye bir söz vardır. Peki böyle bir ovada şair şimdi nereye at sürsün?

“Su gelir akmayınan
Dereyi yıkmayınan
Seven yâre doyar mı?
Uzaktan bakmayınan”

Mânide ilk iki dize doldurmadır, asıl verilmek istenen anlamsa son iki dizede verilir. Halk edebiyatı derslerinde bu böyle anlatılır. Şair bu meseleye belki de şöyle yaklaşabilmeli: “Ateş dize dize sıçrar, baruta yanaşmak üzere…”

Çünkü şair, bu gibi meseleleri veya nesneleri ve hayvanları insanlardan farklı duyumsamasıyla ayrılır. Yani Cenap Şahabettin’in bir mermer çeşmede gümüş dudak görmesi için mesai harcamasına, bunun için kafa yormasına gerek yok. O zaten bir çeşmede gümüş dudak gördüğü için; Ahmet Haşim ise Gülhane merdivenlerinde “Merdiven” şiirini duyumsayabildiği için şair.

Şair, bilginler gibi değildir mesela. Şöyle bir dize var: “İçteki yangınlardan dedim bunca öksürük.” Yani şairler, bilginlerle aynı alfabeyi kullanır ama onların dilinden konuşmaz.

İşte bu nedenle şair, her karanlığın kitabi bilgiyle aydınlanılabildiği ortamlardan kurtulmak zorunda. Çünkü bu ortam, yani her şeyin açıklığa kavuşturulma acelesi ve merakı, şiire nefes aldırmaz. Ayrıca duygularına ad koymaktan, onlara bir çerçeve çizmekten uzak durmalı. Bütün insanlar içlerinde neredeyse hiçbir şey kalmayana kadar dertleşebilseler ya da muhataplarına dertlerini açık açık söyleyebilseler, bugün biz şairlerden bahsetmezdik belki de.

Çünkü şairler, yaşadıkları şeyleri dondurmazlar. Bir kalıba sokmazlar. Onları berrak hâle getirmezler. Su hep bulanıktır. İşte bu, şairi diğer insanlardan ayırır. Şair bir şey yaşar ve yaşadığı şey süreğendir. Asla “Hüzünlüyüm.” deyip kenara çekilmez, hissettiğini “hüzünlüyüm” diyerek kestirip atmaz. Kestirip atsa zaten şiirini yazamaz.

Şair şiir yazar tabii ama eğer hâlâ geride bulanık olan, dağınık olan bir şey kaldıysa… Bir an için şair duyarlılığıyla dünyaya gelmiş bir ergenin öğretmen tavsiyesiyle günlük yazmaya başladığını düşünün. İşte bilirsiniz, şair şairdir ama çıraklık başına beladır. Kelimelere yem olur, dil işçiliği berbattır. Hem çocuk şair doğduğunu ne bilsin? Şiir yazmaya da çalışmamış. Günlük yazıyor.

Masa başına oturuyor, günlüğünü açmış. O gün sevdiği kız bunu fena üzmüş, bu nedenle de dili örtük. O kadar dokunuyor ki yazma da yazamıyor, “Hüzünlüyüm.” yazıveriyor kâğıda sadece. Eğer yanında olsaydım şöyle derdim ona: “Keşke adını koymasaydın şimdinin.” Çünkü adını koyduğun, hissettiklerini dondurduğun hiçbir şeyi şiire eviremezsin.

OKUR İÇİN

Şairin ne söylediği, benim onun söylediği şeye ne anlam yüklediğimden önemlidir. Ama bu şairin şiiri için önemlidir, benim için değil. İnsanın bazen bir metni yanlış anlaması doğru anlamasından daha iyi olabilir. Dolayısıyla şiir tahlili okuyorsun ama şiir tahlili biraz da bire kırk veren tarladan nasiplenmeyi reddetmek.

Yani bulanık suyu berraklaştırmak. Şairi müteşairlerden apaçık bir şekilde ayıran şeylerden biri de şu: Şair, anlamı boğmaz ama onun elini çözmez de. Böylece şair, o bilginlerden ayrılır. Okura açık kapı bırakır. Şiir bu nedenle bire kırk veren tarladır. Şiir tahlili okumak biraz da bu nedenle ondan nasiplenmeyi reddetmektir.

Şiir tahlili okuyan okur, şiiri anlamlandırmanın deliğini tıkar. Hâlbuki gün gün çözülen şiirler vardır.

Berrak suyun arı olması beni hiç huzursuz etmez, rahatım kıpraşmaz bile. O net bir şekilde akan suyun derinliği o kadar bellidir ki bir daha da ona dalmam. Şiir bulanık bulanık akadursun. Ben ondan memnunum.

← Bloga dön

ŞİİR BİR İHTİYAÇTIR

Bir insan, hayatının bütün büyük anlarında, mesela çılgınca bir saadet veya keder anında, konuşabilecek bir hâlde bile olsa, alelade konuşmaların lüzumsuzluğunu kavrar. Duymakta olduğu derin hisler, bir başmakalenin nesrini veya taşra otellerini kötülemekte olan bir tüccarın sözlerini yadırgamasına sebep olur. Kendini sanki konuşmayı hiç öğrenmemiş gibi hisseder. Aslında belki çok konuşkan bir kimsedir, fakat aşkın ve ölümün karşısında âdeta dili tutulur.

Mamafih dilsizliğinden hoşnut değildir. Bu dilsizlik devresi, içindekini anlatmak isteğinin başlangıcından ibarettir. Konuşmak, kendisine evindeki alelade eşyalardan bahsedebilmek gücünü verdiği hâlde, yine de kendini bir misafir gibi gördüğü bu kocaman kâinat evinde, bildiği kelimelerin sezer gibi olduğu şeyleri anlatmaktan aciz olduğunu görür.

Ansızın şimdiye kadar içinde hiç şikâyet etmeden yaşadığımız odanın çirkin ve dar olduğunu fark ederiz; ama odamıza tekrar döndüğümüz zaman bir hapishanede imişiz gibi sıkılmayız artık; çünkü artık orası, bu unutulmaz macerayı istediğimiz zaman geri çağırabilmemizi sağlayan hatıralarla zenginleşmiştir. Bu kurtuluşu ya kendimiz şair olmakla, yahut da bir şairin kalıbına girmekle başarabiliriz. Şiir bizi hakikate yaklaştırır ve bize sadece yirmi dört saatlik günlerden ibaret olmayan, büyük hadiselerle dolu olan bir âlemde yaşadığımızı hatırlatır.

Şiirin vazifesi, insanların hayatını daha dolu, daha gerçek yapmaktır. Şiir, kişileri hayatın, dünyanın ve kâinatın sırları peşinde koşturacaktır. Onları mesela bir amiri Tanrı’dan daha yüce ve mutlak gösteren aldatıcı günlük hayattan uzaklaştıracak; gerçeği aramalarını, Allah’ı, aşkı, güzeli, hayatı, ölümü daha doğru bir şekilde görmelerini ve nihayet kalplerindeki isteğin kendine bir hedef bulmasını sağlayacaktır.

Bazı tenkitçiler sanatın hayattan bir kurtuluş olduğunu söylemeyi yeterli sayarlar. Hâlbuki sanat sadece hayatın dışına doğru değil, aynı zamanda hayatın içine doğru da bir kurtuluştur; nitekim bu ikinci hâle yol açmadığı takdirde birincisinin zaten değeri yoktur.

Eğer şairler başka bir uydurma dünya sunmakla yetinselerdi, uyuşturucu ilaçlar satan bir adamdan, yahut olsa olsa bir şekerlemeciden farkları kalmazdı. Hâlbuki dediğim gibi, şair hayalinin ürünleri uydurma değil; alelade uydurmadan daha derin bir mânâ taşır. Bunlar insan hayalinin gerçeğine, güzel ve şaşırtıcı şeylerin gerçeğine doğru bir çeşit deneme uçuşlarıdır.

Muhayyileden sanki parlak bir yalan uydurma merkeziymiş gibi bahsederiz; hâlbuki bilakis muhayyile, görmemizi, işitmemizi sağladıktan başka gözün ve kulağın evvelce hiç görmediğini, hiç işitmediğini işitmesini mümkün kılar. Muhayyileyi küçümsemek, görmek mucizesini reddeden bir köre benzemektir. Gözlerimizi açan ve hislerimizi etrafımızdaki hakiki şeylerden haberdar eden hep muhayyiledir.

O olmasa ne âşık olabiliriz, ne de vatandaşlığın ne olduğunu bilen iyi bir vatandaş hâline gelebiliriz. Onsuz kuş sesinden hoşlanamayacağımız gibi, gülün güzelliğinden de bir şey anlamayız. Arkadaşlık, vatanperverlik, ana, baba, evlat sevgisi, tabiat sevgisi… Muhayyile olmadan bunların hiçbiri var olamaz. Hayal gücü olmayan yerde fenalık, bencillik ve ölüm vardır.

Muhayyile eksikliğinden doğabilecek sonuçların en iyi örneğini milletin millete, sınıfın sınıfa yaptığı vahşice muameleler bize gösteriyor. İsa bütün insanları kardeş bildiğini söylediği vakit, hemcinslerimize sanki mücerret bir istatistiğin rakamlarıymışlar gibi bakmayıp işe biraz da hayalimizi katmamızı tavsiye etmişti. Bir çocuğa muhayyilemizi kullanmadan muamele etmeye kalkmak onu sevmemek demektir.

İşte şiirin var oluşunun, ölmez oluşunun hikmetlerinden biri budur. Öte yandan da insanlar kendilerine layık ahırlarda yerleşerek rahat bir hayat sürmeye niyet eder etmez bir iştiyak, bir huzursuzluk, bir itiraz ve şüphe onları rahatsız etmeye başlar. Bu huzursuzluğun neden doğduğunu kestirmek güç olabilir, ama o içimizde büyüdükçe büyür, dışarıya taşmak ister ve en yüksek ifade vasıtasını da şiirde bulur.

İştiyak çocukta olsun, büyük insanda olsun, şiirin başlangıç noktasını teşkil eder. Bu iştiyak, aşkı veya Tanrı’yı bulmak isteği olabilir yahut da her şeyin rüzgâr gibi geçip gittiği ve kar toprakta nasıl kaybolursa öylece kayboluverdiği bir dünyada ölmezliğe olan bir hasret şeklinde kendini gösterir. Whitman, “Durmadan Sallanan Beşiğin Dışında” adlı şiirinde “meçhul ihtiyaç” tabirini kullanmıştı. İşte bu “meçhul ihtiyaç” olmasaydı şiir de mevcut olmazdı.